hikmetyavas

Şubat 14, 2011

LÂİKLİK VE BAĞNAZLIK

Filed under: Köşe Yazılarım ( Denemeler ) — hikmetyavas @ 9:56 pm

LAİKLİK VE BAĞNAZLIK

Değerli bir okur, Siyasal ve maddi çıkarları için İslam dinini istismar eden din tüccarlarına verdiğim cevaplarda, Kuran ayetlerine atıfta bulunmamı eleştiriyor ve “Aklın gereği olan en yalın gerçekler için dayanak olarak neden illâ da ayet aramış ve sıralamış olduğunuzu anlayabilmiş değilimBunu akıl etmek için ayet gerekmez. Bu husus, asgarî bir zekâya sahip olmak kaydıyla Müslüman olmayanların dahi genel kültürleri icabı bilebilecekleri bir husustur” diyor.

Demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan “laikliğin” özümsendiği ülkelerde, koyu dindar da olsa, hiç kimse içinde yaşadığı demokratik laik devleti, dini esaslara dayalı bir rejime dönüştürmeye çalışmaz.

Aynı şekilde, demokratik laik düzeni içselleştirmiş siyasi partiler de, dini istismar ederek ve sömürerek rejimi değiştirmeye çalışmaz. Söz konusu siyasi partiler, bırakın rejim değişikliğini, dini siyasete alet ederek oy kapmayı bile akıllarına getirmezler.

Diğer taraftan, demokrasiyi ve laikliği özümsemiş bilinçli seçmen de, koyu dindar da olsa, dini değerleri istismar eden siyasi partilere pirim vermezler ve bu tür siyasetçileri baş tacı yapmazlar.

Netice olarak, hepimizin özlemini çektiğimiz gerçek demokrasiler:

  •  Ağaya, beye, hocaya, efendiye, şeyhe, şaha ve padişaha hür iradesini teslim etmeyen, biat etmeyi insan onuruna yakıştıramayan, aklı hür ve vicdanı hür bireyler ister.
  • 

 

  •  Tarikatlar, cemaatler ve aşiretler, bireysel özgürlükleri ve demokratik hakları ipotek altına alamazlar.
  • 

 

  •  Eğer demokrasimizle, siyasi partilerimizle ve seçmenimizle bu olgunluğa ulaşmış olsaydık; ağızlarını din, iman, peygamber ve Allah adıyla eğip büken din tüccarları ortalıkta cirit atamazdı. Seçmenlerimiz de bu gibi sahtekârlara kanarak onları başlarının üstüne koymazlardı.
  • 

 

  •  O zaman, benim gibi birisi de “Ey millet dindar geçiniyorsunuz ama din bu değil, bu hayâsızlar sizi Allah adıyla aldatıyorlar, gözünüzü açın ve aldanmayın, şimdiye kadar defalarca aldatılmaktan ve sömürülmekten bıkmadınız mı?” diyerek dini referanslara atıfta bulunmak ihtiyacını duymazdı.
  • 

 

Bu gün maalesef;

1.     Bu ülkenin vatansever gerçek aydınları, din tüccarı yobazlara yenilmiştir.

 

2.     Bu ülkenin öğretmenleri, cami imamlarına yenilmiştir ( gerçek aydın imamları tenzih ederek söylüyorum).

 

3.      Bu ülkenin sözde Atatürkçüleri, gerçek Atatürkçülüğün esasını özümseyemedikleri için Türkiye Cumhuriyeti ile hesabı olanların torunlarına meydanı kaptırmışlardır.

 

4.     Bu Cumhuriyetin bazı anayasal kurumları tarikatların ve cemaatlerin denetimine geçmiştir.

 

5.     Bu ülkenin pek çok yerinde medeni hukuk düzeni değil, tarikat ve cemaatlerin yarattığı mahalle baskısı geçerlidir.

Kendi kendinize hiç sordunuz mu, bu Cumhuriyet bu kadar çok Cumhuriyet karşıtını nasıl üretti? Laiklik taraftarı Cumhuriyetçiler bu halkı neden kaybettiler ve Cumhuriyetle hesabı olanlar bu halkı nasıl yanlarına çektiler? Tarikatlar ve cemaatler birdenbire, adeta devlete meydan okuyacak şekilde nasıl güç odakları haline geldiler?

Çünkü bu Cumhuriyetin Atatürkçü geçinen elitleri halktan koptu. Yazılı ve görsel medyada, sıradan vatandaşın anlamayacağı tumturaklı laflarla, birbirlerine ne kadar entelektüel olduklarını kanıtlama yarışı içine girdiler. Hedef kitleleri sıradan vatandaş değildi ve halka ulaşmak gibi bir dertleri yoktu.

Beğenmediğimiz din tüccarları (siyasal İslamcılar) ile Cumhuriyetle hesabı olanlar ise, vatandaşın anlayacağı tarzda sade, basit ve anlaşılır cümlelerle halka ulaşmayı ve onların dini hassasiyetlerine hitap etmeyi bildiler.

 Prof. Dr. Şerif MARDİN’e göre; “ Mahalle baskısı denen olgu, sınıf, gelenek ve din gibi öğelerden meydana gelen bir kültür karışımıdır. Eylem ve söylemleriyle bu kültür karışımının dışına düşenler ve bu karışımın kökenini anlayamayanlar kaybediyor. Buna, halkı anlama birikimi de diyebiliriz. Örneğin; Turan GÜNEŞ, Paris’te eğitimini almış ve batı kültürüyle yetişmiş tam anlamıyla laik bir politikacıydı. Ama Batı kültürünü Türk kültürüyle bağdaştırarak halkı batının değerleriyle buluşturmayı başarmış ve yönlendirebilmiş bir politikacıydı” diyor.

 

Bu ülkenin vatansever aydınlarına öneriyorum;

  •  Lütfen, kenar mahalle ve köy kahvelerine gidip, oradaki insanlarla sohbet ediniz.

 

  •  Köy öğretmeni ve cami imamlarıyla konuşunuz.

 

  • Mahalle esnafının düşüncelerini öğrenmeye çalışınız.

 

  •  Siyasal İslamcılar tarafından hiç aksatılmadan düzenlenen ev sohbetlerinde neler konuşulduğunu ve ev hanımlarına nasıl ulaşıldığını gözlemlemeye çalışınız.

 

  •  Ayrıca, Ortadoğu Uzmanı Fransız Profesör Gilles KEPEL tarafından yazılmış olan CİHAT isimli kitabı okuyunuz. Bu kitapta İran, Mısır, Fas, Cezayir, Tunus, Pakistan, Afganistan ve Endonezya gibi Müslüman ülkelerde radikal İslamcıların halkı nasıl yanlarına çektiklerini, yönetimlere nasıl nüfuz ettiklerini ve din adına yapılan katliamları okuyacaksınız ve Türkiye’de uygulanan yöntemlerle birebir örtüştüğünü göreceksiniz.

Size bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum:

  1.   Televizyonlarda ve mitinglerde “kahrolsun şeriat yaşasın laiklik” diye bağıran sözüm ona Atatürkçü elit, Cumhuriyeti koruduğunu zannediyor.

     Bildiğiniz gibi şeriatın lügat anlamı hukuk demektir. Fakat kenar mahalle ve köy kahvelerindeki sıradan vatandaşla konuştuğunuz zaman “Beyim şeriat demek İslam ve kuran-ı Kerim demektir. Bu dinsiz laikler benim dinime küfrediyor ” diyorlar. Vatandaşın kafasında bu algıyı yarattıktan sonra, bu halkın laik Cumhuriyete sahip çıkmasını nasıl bekleriz?

 

2. İşte size, gazetelere yansıyan bir haber; “Eylül ayında bir belediye tarafından düzenlenen “Demokrasi ve Anayasa” konulu panelde, konuşma yapan bir yazar;
Şu an benim karşımda güzel bayanlar oturuyor, onlar da benim gibi insan. Türbanlı bir bayan görünce erkekliğimi hissediyorum” diyor.
Bu “hakaret” üzerine, salonda bulunan “başörtülü hanımlar” toplantıyı terk edince, içeride kalanlar “slogan” atmaya başlıyor: “Türkiye laiktir, laik kalacak!”

 

Eğer bu haber doğruysa, bu kadarına da pes diyorum. Laikliği ve laik Cumhuriyeti savunmak bu mudur? Bu Mütedeyyin dindar sıradan vatandaşı laikliğe ve laik Cumhuriyete düşman etmez mi? Din tüccarlarının ekmeğine yağ sürmez mi? Böyle Atatürkçülük mü olur?

3. Bu gibi saçmalıklar nedeniyle, dini siyasal çıkarları için kullanmayı alışkanlık haline getiren birilerinin “Referandumda evet oyu vermek vaciptir ve umreye gitmekten daha sevaptır ” sözü, bu ülkenin mahallelerinde ve camilerinde süratle dolaştırılmış, imamlar tarafından cemaate yeminler ettirilmiştir.

 

4.  Yine bu ülkenin insanları, İslami holdingler kuracağız ve sizlere kar payı vereceğiz diyen din tüccarları tarafından Allah adı kullanılarak defalarca aldatılmıştır. Mütedeyyin dindarların dişlerinden ve tırnaklarından arttırdıkları birikimleri böylece yok edilmiştir. Bütün bu acı deneyimlere rağmen; din, iman, Allah ve peygamber sözlerini kullanarak insanlarımızı hala aldatmak mümkündür ve bunun en son örneği Deniz Feneri (Av)’dir.

 

5.  Lafa gelince, Müslümanlığı hiç kimseye bırakmayan birtakım insanlar, 13 yaşındaki kız çocuklarına bile cinsel tacizde bulunabilmekte ve bu ahlaksızlıkları ortaya çıkınca, belki imam nikâhı kıymıştır diyerek dini bir mazeret uydurma hayâsızlığına sığınmaktadırlar.

 

6.  Helal gıda, helal giyim, helal evlilik sitesi ve helal seks mağazası gibi akla hayale gelmedik her alanda dini değerler ve semboller fütursuzca istismar edilmektedir.

 

7.  Bugün yazılı medyanın %60’ı ve Görsel medyanın % 70’i siyasal İslamcıların eline geçmiştir. Bu medya kuruluşları dini değerleri kullanarak bıkmadan usanmadan 365 gün 24 saat Atatürk Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine ve temel kurumlarına saldırmaktadırlar. Türk Ordusu mensuplarını İslam karşıtı olmakla itham eden yayınlardan etkilenen bir okuyucunun gönderdiği yorum söyle:

 

 “ Bu Orduyu 3’e bölüp; bir kısmını Ermenilere, bir kısmını Yunanlılara, bir kısmını Yahudilere verelim. Biz de kurtulalım… Bizim askerimiz dimimize karşı, geleneklerimize karşı, Osmanlıya karşı, tarihimize karşı, milletimize karşı, ne diye besliyoruz bunları” Size bu tür binlerce okuyucu yorumu gösterebilirim.

Arz ettiğim bu örnekler; bölücüler, siyasal İslamcılar ve din tüccarları tarafından, mütedeyyin Müslümanların dini duygularının nasıl istismar edildiklerini, beyinlerinin nasıl yıkandığını ve nasıl yönlendirildiklerini göstermektedir. Dini alanın tamamen din tüccarlarına, tarikatlara ve cemaatlere terk edilmesinin bedelinin ağır olacağı endişesini taşımaktayım.

 

Halk dalkavukluğu yapmadan açıkça konuşmak gerekirse;

  •  Bugün halkımızın ortalama eğitim seviyesi ilköğretim düzeyindedir.

 

  •  Aşiret, tarikat ve cemaatler, sosyal hayatın kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş olup, sorgusuz sualsiz itaat (biat) kültürü yaygınlaşmıştır.

 

  •  Bu nedenle, insanlarımızda okuduklarını ve dinlediklerini sorgulama alışkanlığı gelişmemiştir.

 

  •  Halkımız maalesef okumayı sevmiyor. Bu nedenle, dini hassasiyetleri olmasına rağmen Kuran-ı Kerimi açıp okumuyor.

 

  •  Hacının, hocanın ve mahalle vaizlerinin yalan yanlış söylediklerine itibar ediyor.

 

Evet, halkımız genelde sağduyu sahibidir. Ama dini meselelere gelince akan sular durmaktadır. Siz hiç, şeyh ve hocaların söylediklerine, beyinleri sorgusuz sualsiz itaate şartlanmış insanların yanlış inanışlarını, akıl ve mantık yoluyla değiştirmeyi denediniz mi?

Bu şekilde şartlanmış insanlarla dini konularda akıl ve mantık yoluyla iletişim kuramıyorsunuz. Hepsi adeta buzdan duvar kesiliyor. Sizi dinlemiyorlar bile. Onlar için doğru olan, cami hocalarının ve ev sohbetlerine  giderek halkı şartlandıran gezici vaizlerin söyledikleridir.

Eğer “Bak kardeşim, filan ayet şöyle söylüyor. Bu nedenle hocanın ve gezici vaizin söylediği doğru değil. Günaha girmemek için, her söylenene inanma biraz da aklını kullan” deyince, sizi can kulağıyla dinlemeye başlıyorlar ve iletişime geçiyorlar. 

Evet, okuduğunu, dinlediğini ve yaşadığını sorgulamaya alışmış beyinlerin bazı şeyleri algılaması ve akıl etmesi için illa da ayet gerekmediğini ben de biliyorum. Ama teorik doğrular ile hayatın gerçekleri her zaman örtüşmüyor.

Kabul etseniz de, etmeseniz de, hayatın akışı içinde din çok önemli sosyal bir olgudur. Dini alandaki meseleler, sorgusuz sualsiz inanmayı ve iman etmeyi gerektirir. Kötü niyetli kişilerin, kendi siyasal ve ekonomik çıkarları için, dini alanı istismar ettikleri ve cahil kitleleri istedikleri gibi yönlendirdikleri bilinen bir gerçektir.

Eğer “CİHAT” isimli kitabı okursanız; “din adına beraber yola çıkanların, bir müddet sonra birbirleriyle dindarlık yarışına girdiklerini ve zaman içinde birbirlerini dinden çıkmakla suçlayıp, katli vaciptir fetvalarıyla yoldaşlarını ve insanları öldürdüklerini” görürsünüz.

Sözde laik fakat özde laik olmayan bir ülkede “ tarikatların, cemaatlerin, şeyhlerin, hocaların ve gezici vaizlerin ayetlerle yalan yanlış şartlandırdığı kitleleri, biz ayetlere atıfta bulunmadan akıl ve mantık yoluyla doğruyu gösterip ikna edeceğiz” dersek yanılırız. Böylece dini alanı, bugüne kadar olduğu gibi, din tüccarları ile tarikat ve cemaatlerin hâkimiyetine bırakmaya devam ederiz. Bu suretle, onların değirmenine su taşırız diye düşünüyorum.

Allah adını ağzına almamayı, mütedeyyin Müslümanları galeyana getirecek şekilde kahrolsun şeriat diye bağırmayı, Antalya’da çarşaflı kadınların çarşaflarını yırtmayı, türbanı rahibe kıyafetiyle özdeşleştirmeyi ve dindar kesimi tahrik edercesine onların dini hassasiyetlerine saldırmayı laiklik zanneden zihniyet siyasal İslam’ın, tarikatların ve cemadatların değirmenine su taşımaktadır.

Teorik olarak, laikliğin sözde ve özde özümsendiği ülkelerde, hiç kimse dini istismar etmediği için, hiç kimse de ayetlere atıfta bulunmak ihtiyacını duymaz. Ama teorik doğrular her zaman gerçek yaşamla uyuşmuyor. Yeri zamanı gelince dini kullanan yobazların yanlışlarını ayetlere atıfta bulunarak çürütmeye çalışmanın, nasıl dincilerin değirmenine su taşımak veya dini propaganda yapmak olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum. O zaman bırakalım, dini alanda tarikatlar, cemaatler, şeyhler, şıhlar, hacılar, hocalar bildikleri gibi at koştursunlar. Halkı istedikleri gibi yönlendirsinler, din adına Cumhuriyetin temellerini dinamitlesinler, bölücülerle işbirliği yapsınlar ve çıkarları için halkı soyup soğana çevirsinler, bunu mu istiyoruz? İşte bu zihniyet nedeniyle:

  •  Öğretmen cami imamına yenilmiştir.

 

  •  Laik kesim, tarikat ve cemaatlere yenilmiştir.

 

  •  Aklı hür ve vicdanı hür bireyler yerine şeyhine ve hoca efendisine aklını ve vicdanını ipotek etmiş müritler orduları çoğalmıştır.

 

  •  Araştıran ve sorgulayan yurttaşlık bilinci yerine biat kültürü gelişmiştir.
  • 

 

Atatürk’ün 1927 yılında, ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hocaya hutbelerin dili ve önemi konusunda söyledikleri şu sözleri dikkatle okumanızı öneririm;

Hocam, camilerimizde okunan hutbelerden milletimiz tam aydınlanıyor mu? Senden isteğim, ayetlere dayanan bir hutbe kitabı hazırlanması. Çünkü bizim dilimiz Türkçedir. Okunan hutbeler de siz daha iyi bilirsiniz ki Arapça aktarılmaktadır. Milletimiz bu yüce İslam Dinini çok iyi anlamamaktadır. İyi anlaşılması için açık bir Türkçe ile hutbelerin vatandaşımıza seslenmesini istiyorum. Bu büyük milletin diniyle, kültürüyle daha iyi büyüyeceğine inanıyorum. Yalnız dinimiz, bilginin ışığında müspet ilimler yolunda ele alınmazsa, vatanımız ve milletimiz için bir felakettir…

Görüldüğü gibi Atatürk, dini alanı din tüccarlarına terk etmenin yaratacağı felaketi sezmiştir.

Evet, büyük Atatürk’ün dediği gibi; “ Yüce dinimiz, bilginin ışığında ve müspet ilimler yolunda halkımıza çok iyi anlatılmalıdır.

Bazı kimseler, Atatürk’ün söz ve yazılarından cımbızla çekilmiş bazı cümlelere atıfta bulunarak, sanki Atatürk dine karşı mesafeliymiş ve hatta ateistmiş izlenimini yaratıyor. Buna dayanarak; “ Kardeşim mademki laiksin ve Atatürkçüsün, o halde dini, imanı ve ayetleri ağzına alma” demeye çalışıyor. Bu düşüncede olanların; ön fikirlerinden arınıp Atatürk’ü iyi incelemelerini ve araştırmalarını öneriyorum. Çünkü Atatürk tarafından çıkar tezgâhlarına çomak sokulan din tüccarları da müritlerine “ Atatürk’ün din karşıtı ve hatta ateist olduğu” çamurunu yapıştırmaya çalışıyorlar. Katıksız Atatürkçü olduğunu iddia edenlerin din tüccarlarıyla aynı noktada buluşmaları size garip gelmiyor mu?

Anayasa referandumu sürecindeki söylem ve eylemleri şöyle bir hatırlayalım:

  •  Bu referandumda;

 

1. Habur görüntüleri seçmeni etkilememiştir.

 

2  Terörist başıyla pazarlık iddiaları seçmeni etkilememiştir.

 

3.  Şehit tabutları seçmeni etkilememiştir.

 

4.  Yolsuzluk ve yoksulluklar seçmeni etkilememiştir.

 

5. İnsanların yatak odalarına varıncaya kadar dinlenmeleri seçmeni etkilememiştir.

 

  •  Bu referandumda;

 

1. Evet, oyu vermek vaciptir ve umreye gitmek kadar sevaptır sözü seçmeni etkilemiştir.

 

2. Umredeki bir hocanın “ umreden erken dönmeyelim de, ortalığı hayır diyecek kâfirlere mi bırakalım” söylemi etkili olmuştur.

 

3. Cami önünde “evet” propagandası yapmak etkili olmuştur.

 

5. Devlet parasıyla verilen bedava iftar yemekleri etkili olmuştur.

 

6. Tarikat şeyhleri ve cemaat hocalarının işareti etkili olmuştur.

 Netice olarak; din tüccarlığına dayalı siyaset pirim yapmaktadır. İyice yoksullaşan halk, dünya nimetlerinden ümidini kesmiştir. Hiç olmazsa dinimize sahip çıkarak sevaba girelim ve ahretimizi kurtaralım telaşı içindedir. Tam da istenen budur.

Diğer taraftan devlet yöneticileri ile bazı gazete ve köşe yazarlarına yönelttiğim eleştiri, dilek ve şikâyetlerde Kuran ayetlerine atıfta bulunmamı yadırgayan sayın okuyucu; “Onlar, anayasamıza ve yasalarımıza göre, lâik Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticisi olmak durumundalar. Onlara iletilecek bir görüş ve şikâyetiniz varsa, yine aynı lâik anayasa ve yasalar çerçevesinde cevap vermeliydiniz” diyor.

Onların bugüne kadarki geçmişleri, eylemleri ve söylemleri kayıtlara geçmiş durumdadır ve bunları cümle âlem biliyor.

Ayrıca, eylemleri ve söylemleriyle laiklik karşıtı olan, laikleri dinsiz olmakla damgalayan ve mütedeyyin dindarları kışkırtan odaklara, sanki “laik MİŞ” gibi davranmamız neyi değiştirir. Kusura bakmayın bugüne kadar “…MİŞ” gibi davranarak bu ülkeyi bu hale getirdiler. Bunun adı “sindire sindire alıştırmaktır.” Acaba bunu mu istiyoruz?

Ordu mensuplarının, eşlerinin ve çocuklarının imanını yargılamaya kalkan densizlerin şirke girdiklerini ayetleri referans göstererek kanıtlamanın ve onların istismarcılıklarını teşhir etmenin ve bu suretle mütedeyyin Müslüman halkımızı uyarmanın ne mahsuru var.

Sen laiksin dinden bahsetme, sen laiksin Allah adını ağzına alma, sen laiksin AYETLERE ATIFTA BULUNMA” zihniyeti din istismarcılarının değirmenine su taşıdı ve su taşımaya devam ediyor.

Laiklik taraftarları ile dini hassasiyetlerini ön plana çıkaran konuşmacıların televizyon tartışmalarına hiç dikkat ettiniz mi? Din tüccarları, tartışmayı süratle dini alana çekiyorlar ve ağızlarını din, iman, Allah ve Peygamber adıyla eğip bükerek halkımızı etkileyebiliyorlar ve laikliği savunanları sanki din karşıtıymış durumuna düşürüyorlar. Bu tür din tüccarlarına “Bak kardeşim senin söylediklerin şu nedenlerden dolayı İslam dinine aykırı, bana Müslümanlık satmaya kalkma da sadede gel” diyerek onları susturabilseydik ve “kahrolsun şeriat” söylemleriyle halkın tüylerini diken diken etmeseydik daha iyi olmaz mıydı?

Sonuç olarak; ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlük temeline dayalı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Atatürk Cumhuriyeti sevdalıları:

  •  Siyasal ve maddi çıkarları için dini istismar etmemeli,

 

  •  Ama din tüccarlarının maskelerini düşürerek onları teşhir de edebilmeli,

 

  •  Eylem ve söylemleriyle din karşıtı olmadıklarını aksine dine saygılı olduklarını gösterebilmeli,

 

  •   Kendi kültürüne yabancılaşmadan Batı kültürünü Türk kültürüyle bağdaştırarak, batının değerleriyle buluşmayı başarabilmeli diye düşünüyorum.

Saygılarımla.

Hikmet YAVAŞ (İZMİR)

Reklamlar

2 Yorum »

  1. Allah senden razı olsun Muhterem Paşam.
    Kendisini Laik ve Atatürkçü kabul edenlerimizin yüzde onu senin bu düşüncelerini gereğince anlayıp, senin gibi değerlendirebilseydi bu güzelim memleketimizde “Allah ile aldatanlar”ın yüzde doksanının gerçek yüzünü ve amacını bu millet anlardı da bu hallere düşülmezdi.
    Vakit daha da geç olmadan zararın neresinden dönülse kardır.

    Yorum tarafından M. Kemal Adal — Mart 5, 2011 @ 1:12 pm | Cevapla

  2. Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş öğelerin, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak oluşturulan yapı:

    Nazmi Doğan, Haziran 2011

     

    Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş öğelerin, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak adına ‘Büyük Millet Meclisi’ denilen bu oluşumun örgütlenmesi, demokratik ülkelerde asla görülmemiş duyulmamış bir rezalettir; parti liderlerine ruhunu-şeytana satan; emret kölenim imzasıdır, bireysel çıkarları için acımasızca yöntemleri, siyasal çatışmaları yürüten bu ilkel tiplerin her zaman çoğunluk sağladığı, çeteleşmenin doğal bir yol olarak benimsendiği bu yapıya ‘büyük millet’, ‘büyük meclis’ gibi yakıştırmaların yapılması saçmadır. Kendilerini en yüksek, en büyük diye lanse edenlerin oluşturdukları TBMM, esasen belirli kliklerin sistemli dayatmacılığının bir ürünüdür.

    AKP, CHP, MHP ve diğer devlet partilerinin aday listelerine bakmak yeterli. Bu partilerin adayları ya çete, ya hırsız, ya dolandırıcı ve ellerinde insan kanı var. Aralarına serpiştirdikleri ‘Demokrat’ gömlekliler ise sadece işin aşentiyonu. Laik geçinen CHP kodamanları seçim çalışması adı altında kadınlara çarşaf/türban dağıtırak, kafalarını kumdan çıkarmaya çalışan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Orta doğu ve Afrika’nın yüzyılların karanlığından kurtulmaya çalışan halkları, Anadolu’nun sonradan görme Müslümanlarını gülünç duruma düşürüyor.
    Sınırsız dokunulmazlıklara sahip bu tiplerin TBMM denilen çatı altında büyüklük oynamaları, hiç bir kuruma karşı hesap vermemeleri çağ dışı bir olaydır. Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırmadan, işkenceden anlar! Seçim kampanyalarında ki bu bağırma çağırma adi bir sokak kabadayısının piskolojik durumunu yansıtıyor. Bu halleriyle, bu parti yöneticileri yeni uyanmaya başlıyan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Türkiyedeki politik oluşum Avrupa daki 1930 ların durumuna denk düşüyor. Arap ülkelerinde insanlar çarşaf veya türban için ayaklanmıyor. Ama bizim sonradan görme Müslümanlar herşeyi bu türden bez parçaları ile ifade etmeye çalışıyorlar. Yemen’de okuma yazması olmayan bir insan daha fazla cami veya hacı hoca için değil, hürriyet istiyor. Mısırda ki bir insan Türkiye insanlarının gözleri önüne çekilmek istenen bu bez parçalarından kurtulmak istiyor, Tunus’da ayaklanan insanlar Cami veya imam için ayaklanmıyor, insanlar özgürlük ve hak istiyorlar. bizim sözde solcular, laik generaller de tam tersine bu paçavralardan medet ummaya başladı.

    ORDU YALAKACI ÇETELER KONFEDERASYONUDUR.

    Varlığı tamamıyla dışa indeksli 1 milyonluk resmi ordu içi boş, çeşitli menfaat şebekelerinin at oynatığı yabancı güçlerin elinde eskimiş bir oyuncaktan başka bir şey arzetmiyor.
    Irak ordusu, Saddam zamanında Türk ordusundan daha büyüktü, ama Amerikan İngilz orduları Basra’ya ayak bastıktan sonra çorap ipliği gibi söküldü, Bağdat’a kadar fırat ve Dicle üzerindeki önemli 3 köprüden tek birini bile havaya uçurmadan Bağdat’ı tabakta yem olarak sundular. Irak subayları başladı, ‘ha zaten bizde sizden yanaydık, saddam bizi zorladı vs.. vs..’ diyerek pişmanlık getirdiler. Amerikan ordusu uzmanlarına göre eğer bu köprüler havaya uçurulsaydı Bağdat’ın kuşatılması çok uzun zaman alacaktı. Kısacası Türk ordusu da bundan daha fazla bir şey değildir. Kürt, Ermeni veya bir Rum(dikkat edilirse bu milletler Anadolunun kadim halklarını temsil ederler) gördüğü zaman şaha kalkar, ama farzet Amerikan ve İngiliz orduları Adana’dan, bir yerden içeri girsinler, bütün bu kabadayı çeteleri hemen saf değitirecek ve Irak subaylarından daha aşağılık bir manzara yaratacaklardır.

    ALEVİLER

    Irkçı-faşist-şovenist propaganda zehiri ve asimilasyondan oldukça etkilenmiş Alevi dernekleri, envay çeşit salon sosyalistleri Kemalizmin kendilerinin gerçek duruşları olduğunu, onun da kılıç sallayan Arap şeriatçısı Hz. Alinin devamı olduğunu iddia ediyor ve Kemal’in kendisinin Alevi-Kızılbaş olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar.
    Aklı başında her insan, elinde ateşli silahlarla dolaşan şimdiki cihat savaşçılarının ideolojik önderlerinden olan kılıççı Arap Ali’sinin sosyal demokrasi veya Kemalizmle ne türden bağlantılarının olduğunu sormadan geçemez!
    Muhamet gibi Ali, Ömer veya Osman şimdiki El-kaide veya Hizbullah gibi örgütlerin öncülleridir. Farkları sadece taşıdıkları silahlardır. Muhamet zamanı ve ölümünden sonra onun yerine geçmek için nice kanlar dökmüş kılıççı eşkiyaların bedavadan ‘kutsallık’ ünvanlarını almaları inanılmaz bir olaydır. Muhamet’in yerine geçmek için mafia taktikleri kullanan Arap aşiret reislerini 1400 yıl sonra Anadolu halklarının başına musallat etmeye devam eden bu türden cahilane Alevilik, insanları köleliğe sürüklemekten başka bir rol oynamıyor.
    Kılıç yerini ateşli silaha bıraktı, ama bizim cahiller, sembolünü makineli tüfeklerle geliştiren Hizbullah’tan da geri kaldılar. Hizbullah kılıcın yanına makinalı tüfek koymuş durumda… Dev-Sol ateşli silahı sembol yapmış, peki onun yerine kılıcı sembol yaptın mı çok mu insancıl oluyorsun? Almanya’da derneğine kılıçlı Ali’yi asmakla, bir Avrupalıya, Mezoptomya ve Anadolu’da, onun atalarını neyle kestiğini hatırlatmaktan başka bir şey yapmadığının farkında mısın? Avrupalılara hangi mesajı verdiğinin farkında değilmisin? Yani şimdi Almanlar ve diğer uygar halklar aptal olmuş da bir arap savaşçısı ve onun kılıcını burunların önüne asanların diğer Müslümanlardan daha değerli olduğunu mu sanacaklar!! Ağızlarından çıkan her cümleye ‘insan’, ‘ınsancıllık’, ‘insani’, ‘insanlığın’, ‘hümanizm’, ‘biz insanı insan görüyoruz….! vs.. vs.. kelimelerini serpiştiren sözde Alevi yöneticileri, Zülfikar Kılıççılığının savundukları ‘insancılaşmayla’ ne ilgisinin olduğunu anlayamayacak kadar geriler! Bugün Türkiye’de müslümanlaşan Alevilerin eski çöl örf ve adetleri Araplar’dan daha şiddetle savunmaları Arap milliyetçiliğinin ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Müslümanların başı Erdoğan’ın eğer Ali önderliği kabul edilyorsa bende Aleviyim derken neye parmak basıyor? Abbasi döneminde kaleme alınan Buhari, Müslim gibi Ehli-Sünnetin benimsediği hadis kitapları, yine aynı dönemde kurulup, yayılan Hanefi, Şafi , Maliki, Hanbeli gibi mezhepler Arap milliyetçiliğini kitlelere sünnet ve sevap nitelendirmeleriyle yutturmuşlardır.

    Hiristiyan ve Jahudi zenginliklerini ele geçirmek için İslam denen yeni bir dinin yaratılması tamamıyla Arap aşiretlerinin savaş stratejisinin ideolojik-politik temelini oluşturdu. İdolojik alanda çoğu yaşlı karısı tarafından geliştirilen bu sistemin kaderi tarihteki benzerlerinden farksız oldu. Muhamet’in ölümünden sonra ganimet gelirlerinin azalması orduda memnuniyetsizlikler ve isyanların başlamasına neden oldu. Osman döneminde yaşanan bu olaylar sonucunda terör faaliyetleri başlamıştır. Ele geçirilen ganimetlerin paylaşım sorunu, mevki ve çıkarlar,taht kavgaları karışıklıklara ve daha fazla yağmalama anlamına gelen fetihlerin durmasına neden olmuştur. Osman iktidar kavgasında öldürüldü. Ali halife seçildi, Osman’ın katilleri iyi örgütlenmişti…Karşı kliğe yaslanan Muaviye ve Ayşe, Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Bu resmen politik bir kavgadır, bunun neresi kutsallık içeriyor. Ali Osman kavgası, o dönemin aşiret reisleri arasındaki kavgalar, mafia çetelerinin dalaşmalarından farksızdır. Ayşe’nin önderliğindeki Mekke grubu ile Ali grubu arasında Cemel Savaşı yapılmıştır. taht için herşeyi göze alan çete liderleri arasında yapılan bu savaşı Ali kazanmıştır. Muaviye’nin başını çektiği Şam grubu ile Ali arasında Sıffin Savaşı yapılmıştır. Hakem Olayı’ndan sonra iktidar kavgaları yoğunlaşmış, daha fazla siyasal gruplar ortaya çıkmıştır. Ali’de hayatını iktidar kavgasında, yağma ve talandan ele geçirilen ganimetlerin paylaşım kavgasında yitirmiştir. O dönemin bütün Arap liderleri bu türden taht kavgalarına bulaşmış ve birbirlerini acımasızca katletmişlerdir.
    Sadece haca gitme adı altında örgütlenen ve yıllık Türkiye bütçesinden daha fazla gelir sağlayan islam hac ticareti göz önüne alındığında Suudi Bedevilerinin ve diğer Arapların kılıççı Ali’ye tapmaları normalin ötesinde olağanüstü derecede önemli ekonomik politik çıkarları öngören çekirdeksel bir işlevdir. Avrıupa’da yaşayan Türklerin hac görevi adına Suudi bedevilerine bıraktığı yıllık haraç ortalama 2.8 milyar Euroyu bulmaktadır. Buna karşılık Türklerin Araplaştırılması için bin bir ad altında faaliyet gösteren İslami örgütler yalnızca Almanya da 8 000 e yakın cami kurup Türkiye’nin avrupadan kovulmasının alt yapısını sağlamaktadırlar.
    Konu bu kadar açık iken 20 milyonun üzerindeki Anadolu Alevilerinin bu cellatların yağcılığını yapmaları, bedavadan bunlara daha fazla etki alanlarının yaratılmasını sağlayan idolojik politik süreclerde yer almaları bir suçtur.
    Derneklerine, başa M. Kemal resmi, arasına keskin bir kılıç (Zulfikar) ve onun yanına da eski çağların Bin Ladin’i, Suudi Ali’sinin resimlerini asan, zamanı çoktan dolmuş devşirmeliğe özenen kör cahil topluluk halkına ihanet etmeye devam ediyor.
    Kılıç’çı Kemal’e yeniden dönersek: şimdiki CHP başkanının, Alman Himler’in gestapo yöntemlerinden esinlenerek isminin değiştirilmesi insanlığın yüzkarasıdır.
    Himler herkesi gaz odasına göndermiyor, çoğu muhalif Almanların ailelerini yok ederken çocuklarının alınıp adlarının değiştirilmesi ve bunların özel eğitilerek ‘Hitler gençlik taburlarına’ verilmesini sağlayan bir yöntem geliştirmişti.
    Dersim Soykırımı döneminde ailesinden 7 kişi öldürülen ve öksüzler yurduna, daha sonra da yatılı bölge okullarına alınıp adı değiştirilen, Nazmiye nufus dairesine kayıtlı bu kişinin esas adı Hıdır dır.
    Ailenin soykırım öncesinde soyadı ise söylendiği gibi Karabulut falan değildir. Soykırım arifesinde bütün Dersimlilerin ad ve soyadlarının değiştirilmesi kanunla gerçekleşmiştir.
    Dolayısıyla bu aileye Karabulut soyadı da istekleri dışında verilmiştir. Hıdır isminin Kemal diye değiştirilmesi, Karabulut soyadının da Kılıçdaroğlu diye değiştirilmesi Türkiye topraklarında nasıl bir barbarlığın yaşandığını ispatlamaktan öteye gitmiyor.
    Çocuk yaşta beynine yağma ve talanın, ‘kafirlerin’ kafalarının kesilmesinin(kılıçla simgeleniyor) kahramanlık olduğu, kendisinin esas Türk olduğu, Atilla’nın soyundan geldiği, Arap asılı Hz. Ali’den kahraman M. Kemal’e varan geleneğin devamı olduğu, Alevi derneklerine de asıldığı gibi 3 sembolü (ali-zülfükar-atatürk) entegre eden Kemal Kılıçdaroğlu isminin onu ‘yabani’, ‘aşağılık’ Kuro Dersimlilerden ayrıştıracağı sistematik olarak işlenmiştir.
    Bir kere Alevi Kültüründe Kılıç sembol falan değildir. Bu Şiilerde olabilir, Aleviler ile Şiiler ise tamamıyla zıt toplumlardır. Şii İslamın 5 şartınıda yerine getirir, camii ye gider, ramazanda oruç tutar ve hacca da gider, ama Aleviler bunların hiçbirini yapmaz. Mesela, İran’dan , Fas’a kadar bütün dini örgütler Ali ve onun kılıcını kutsal görürler, çünkü bütün bu Arap ve benzerlerinin şimdiki varlıkları onun kılıcına borçludur. Hizbullah kılıcı kutsal görüyor, fakat aynı zamanda Hizbullah Alevi bir insanı düşman olarak görüyor.
    Alevilerin Arap Ali’sinin keskin Kılıçlarını asmalarının başlangıcı yeniye dayanıyor.Türk ırkçılığının yükseliş döneminde bir taktik olarak, Aleviliğin Müslümanlığın bir mezhebi olduğu ileri sürülmüş, otonomiye varabilecek hak ve toprak taleplerinin yokedilmesinin alt yapısı sağlanmıştır.
    Bu, idolojik-politik bir proje olarak ortaya atılmıştır. Koçgiri isyanı döneminde bu projenin ana hatları çizilmiştir. AKP ve diğer partilerin ısrarla, Ali Aleviliğini dayatmaları bu projenin hala yürürlükte olduğunu gösteriyor. Erdoğan son seçim konuşmasında: ‘eğer Ali’nin yolunda gidiyorsanız, en başta ben Aleviyim..’ derken konuya ne kadar önem verdiklerini göz önüne seriyor.
    Osmanlının dağılması ve ezilen halkların özgürlük bağımsızlık talepleri Alevi-Kızılbaş halklarının yoğunlukta yaşadığı Dersim, Koçgiri otonomisinin hala ayakta durması Kemalist Ittihat Terakkicileri korkutuyordu.
    Lübnan ve Suriyede de bağmsız devletlerin kurulması, artık sıranın Anadolu Alevilerinde olduğunu ve bunların bir an önce etkisiz hale getirilmesini acil kılıyordu.
    1919 Şubat ayında Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı Edmund Allenby, Anadolu’da asayişi sağlamak için bir Türk komutanının özel yetkilerle donatılarak Anadolu’ya gönderilmesini önerdi. 15 Mayıs 1919’da “Anafartalar Kahramanı” ve “Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri)” Mirliva Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu komutanı ve Anadolu Genel Müfettişi sıfatıyla, padişah VI. Mehmet Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderildi. (kaynak,1919,Anadoluda son durum, İngiliz devlet a)
    O dönemde Osmanlı padişahının en güvenilir adamı diye Anadolu’ya gönderilen M. Kemalin önündeki en önemli görev de bu idi.
    Fransız veya İngilizlere tek bir kurşun sıkmadan ilk yaptığı iş Koçgiri de Kürt isyanı var diyerek İstanbul’a telegraf çeken M. Kemal yaklaşık 24 000 Aleviyi acımasızca katletti. İttihat Terakki artıkları Paşalar, Koçgiride Alevieri katlederken Padişah ve aynı zamanda onların ağababası olan İngiliz ve Fransızlara da rapor verdiler.
    Çünkü, M. Kemalin bölgeye resmi olarak gönderilmesinin sebebi, İngiliz istihbaratına göre, artan başıbozuk eşkiya eylemleridir.
    Yani o dönemde İngiliz ve Fransızlar için birincil konu din temelinden örgütlenen çetelerin Ermeni soykırımından ele geçirilen mal-mülkler, altın ve paraları paylaşım kavgası ve de askerlere ait yiyecek malzemelerini yağmalama hareketleridir. M. Kemal müteffikler adına sözde bu başkaldıranları kontrol altına almalıydı:
    Kocgiri katliamı ile bayram etmeye başlıyan Müteffik ordu komutanları, Kemalin daha sonraki faaliyetlerini kontrol etme gereğini bile duymadılar ve böylece Kemal de bu fırsattan yararlanarak kendi çıkarları için bütün çeteleri bir araya getirmeye başladı.
    Dikkati çeken diğer bir nokta ise, bu katliamdan sonra tek bir Fransız veya İngiliz askerinin burnunun kanamamasıdır. 1920 lerden 1923′ e kadar, yalnızca Rum kadınlar yüzünden, Beyoğlunda çıkan bir kavgada 2 İngiliz askeri yaralanmıştır…
    Koçgiride Alevilerin kitlesel imhasından 1 ay sonra M. Kemal Fransızlarla dostluk antlaşması imzaladı. Kurnaz İngilizler de onun göstermelik ‘asayiş’ probleminin kamufulajını iyi kullandılar ve sınıra dayanmış Bolşevik hereketine karşı gerekli tamponu sağlayacak tek liderin o olduğunu Londra’ ya bildirdiler.
    Laz Topal Osmanın bu katliama çekilmesi ise ona teklif edilen Sivas, malatya, Tokat ve Erzincanın kuzey alanlarındaki Alevi mal varlıklarıdır.
    İttihatçılar, Ermeni ve Rumların yokedilmesinde kullanılan yöntemi burada gene uyguladılar. Sözde topal Osman’a Lazkiye otonomisi verilecek ve Alevi Kızılbaşlardan boşalacak alanlar da onun topraklarına katılacaktı.
    Mustafa Kemal 1923 yılına kadar amaçlarının ‘Saltanatı ve Hilafeti kurtarmak’ olduğunu tekrarladı durdu, öyle yaptı, çünkü bir Türk devleti için çalıştığını söyleseydi, yanında kimseyi bulamazdı. Etrafına topladığı bütün başıbozuk çeteler (kuvvai miliye denilen eşkiyalar) yağma ve talandan başka bir şey düşünmüyorlardı.
    İngiliz ve Fransız ordularını rahatsız eden bu Müslüman çeteleri bir araya getirmek için onlara kan emiciliğin sembolü durumunda olan “padişahı koruma”, “halifeliği ve saltanatı yaşatma” hedefini göstererek düzenli ordu kurmaya başladı.
    Padişah için savaşma, o dönemde Müslüman olmayan halkların mal ve mülklerini yağmalamayla özdeş idi. Koçgiri de kan akarken, M. Kemal bu seferde din, Müslümanlık adına Karadeniz alanında da büyük bir yağma talan hareketi başlattı. Kriminal eşkiyalardan kurulan terör çeteleri Rumların evlerini basıyor ve onları acımasıca katlederek mal ve mülklerine el koyuyorlardı.
    İyi dikkat edilirse, Sivas ve Erzurum kongreleri Ermeni ve Rumların kökten yokedildikleri alanların stratejik coğrafyasına göre planlanmıştır. Ankara veya oraya yakın bir yerde kongre yapacaklarına, Ermeni, Rum mal mülklerine el koymuş eli kanlı eşkıya takımınının kol gezdiği yerlerin seçilmesi ve motivasyon çok dikkat çekicidir. ‘bakın her şey şu anda elinizde, ve şimdi bunu korumanın zamanıdır, yoksa Kafirler geri gelecek ve onları elinizden geri alacaklar…’ diye propoganda yapan osmanlı artıkları subaylar, etraflarında çığ gibi büyüyen cellatları buldular. İşte kuvai milliye denilen bu cellatlardır. Onları güden tek şey suçsuz bölge sakinlerini katlederek ele geçirdikleri ganimetlerin korunmasıdır. Maraş alanında suçsuz insanları toplu katletmeye katılan çete reislerinden biri olan Sütçü İmam’ı yakalamaya giden Fransız komutan, onun alandaki bütün erkeklerle beraber dağa çıktığını bildirir.
    Kemal ise onlara, tek çarelerinin yeni kurduğu orduya katılmaları olduğunu, aksi halde akibetlerinin İngiliz ve Fransızlar’a terkedileceğini söyleyerek örgütlenmeye devam ediyordu…
    Diğer yandan Osmanlıyı yöneten İngilizler M. Kemal konusunda tam emin olmak için yeni bir olayı ölçü olarak kullanmayı planladılar. TKP yönetimi M. Suphi liderliğinde Anadolu’ ya geliyordu ve o sıralar artık baş düşman değişmişti. Anadoluyu elde tutmaktan daha önemlisi kaleyi tehdit eden leninist bolşevizm bütün avrupayı içten sarsmaya başlamıştı.
    Bütün istihbarat M. Kemal’e İngiliz gizli servisinden aktarıldı, yani bütün bu yöneticilerin nerden hareket ettikleri ve nereye ne zaman varacakları tamı tamına ona aktarıldı. ingilizler Bolşeviklik hakkında Kemali test yapmak istediler.
    Bilindiği gibi Kemal, İngilizlerin istediklerini fazlasıyla yaptı, TKP yöneticilerini sağ yakalama değil hepsini sorgusuz sualsız denizde boğdurdu. Bu olaydan sonra İngiltere Kraliyet ailesi tamamıyla ikna oldu ve artık Anadolu’ nun gelecegi M. Kemal’ e bırakıldı. Bu kararın sonuçları diğer Anadolu halkları için çok vahim olacaktı.
    Rumlar ve Dersimliler de Ermeniler gibi feda edildi. Batı Anadolu`da bulunan Yunanlilar resmen satıldı.
    Karşılığında Kemalistlerden İngiliz askerine dokunulmaması istendi ve bu aynen de böyle oldu. Rumlar’ın 3 000 yıllık vatanları olan batı- Anadoludan kovulmalarının da yolu böylece açılmış oldu.
    “Kurtuluş savaşı” denilen uyduruk hikaye sonradan İsytanbul İngiliz konsolusunun da dediği gibi, “itlerin kendi aralarında ki dalaşmalarından kuvvetlinin çıkamasını bekledik…”, Rumların bolşevikleri durduramayacağını aksina özellikle Karadeniz Pontus alanındaki ortodoskların Gürcüler gibi hemen hemen Bolşevijkliğin etkisine girdiği noktası ingiliz ve Fransızları çok korkutuyordu. Tam bu noktada İslam padişahını korumak için ileri diye cahil kitleleri arkasına takan Kemal eşi emsali bulunmaz bir piyon olarak ortaya çıkıyor ve tamponu gerçekten de oluşturmaya başlıyordu.
    İşte Türk devleti denilen yapının ortaya çıkış şekli…Başta Rumlardan yanaymış gibi görünürken, M. Kemalin Anadoluda ki bütün eşkiya çetelerinden derleyip toparladığı hırsızlar kalabalığını görünce ondan yana yer aldılar. Tek istekleri ise M. Kemal’den bolşevikliği durdurmaları oldu.
    Ermeni menşevikleri ile arası iyi olmayan Stalin ise o sıralarda Kafkaslar da idi. Stalin olmasaydı TC devleti gene kurulamazdı. Stalin, politik karşıtları olan menşevikleri bahane ederek Ermenileri arkadan vurdu. Böylelikle yağma ve talana gelmiş osmanlı kırıntılarının Kars, Ardahan ve Van şehirlerini de almalarına kendisi yardım etti. Sözde Komunist Enternasyonal denilen işçilerden kopuk organizasyon daha sonraki bütün kararlarını barbar çetelerden yana aldı. Mesela Bingöl(1925) ve Dersim(1938) soykırımları, Stalinciler tarafından resmen haklı gösterilmiş, bunların Kemalistlerin Emperyalizme karşı mücadelesinde ‘haklı adımlar’ olduğu idda edilmiştir.
    Ermenilerin çoğunlukta oldukları bu şehirlerin TC devletinin ordusu diye lanse edilen bu eşkiya çetelerine devredilmesi sovyetlerin tarihlerinde işledikleri ağır bir suçtur…
     
    İngiltereden gelen emir ile Kemal’in önü açılıyor ve birincil tehlike olan Bolşevikliğe karşı tampon bir devlet kurulması aciliyet kazanıyordu. Bu meyanda diğer konular tamamıyla arka plana geçiyor, Rum, Ermeni, Kürt, Alevi, Pontus halklarının hak ve talepleri yok sayılıyordu.
    İngiliz ve Fransızlar artık M. Kemal’ e oynuyordu. Kemal bu fırsattan yararlanarak Anadolunun bütün yerli halklarını yok etmeye başladı. işte bu etmizlik hareketine daha sonra “kurtuluş savaşı” denilecekti.
    Alevilerin esas sembollerine dönersek, bunlar genelikle doğanın birer parçalarıdır. Alevilik, sahte ideolojik poltik amaçlı projelerin yansıttığı gibi ‘ali evicilik, alicilik’ değil, ‘alev’den gelmedir.
    Bir kere bu bir dil sürçmesi falan değil, açıkça ortada olan bir şeydir. Ali başka Alevi başkadır.
    Alev’e tapma is Mezopotamya toplumlarının ana kültürü olan güneş ve ateşin kutsallaşması temelindedir. Zerdüşt dini Hiristiyanlık ve Müslümanlıktan önce vardır. Bu coğrafyanın da ana kültürüdür. Aleviliğin, İslamiyetle hiçbir ilişkisi yoktur. İslamiyetten çok önceleri oluşmuş, Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır.

    İttihat ve Terakki yönetiminden beri başlıca iki grup üzerinde yoğun bir asimilasyon uygulanmıştır. Kürtleri Türklüğe asimile etmek, Alevileri Müslümanlığa asimile etmek, yüz yıla yakın bir zamandır sistematik bir şekilde uygulanan bir devlet politikasıdır.

    Asimilasyona karşı gösterilen tavırda Kürtler ve Aleviler arasında önemli bir fark vardır. Kürtler asimilasyonun bilincine varmış, ona karşı yoğun bir mücadele içindedir. Aleviler ise, büyük bir çoğunlukla, asimilasyonun bilincinde değildir. Alevilerin büyük bir kısmı, “Aleviyiz ama, İslamız”, “İslamız ama Aleviyiz” deyip durmaktadırlar. Aslında, Aleviliğin, İslamla hiçbir ilişkisi yoktur.
    Tek tanrılı dinler ve özellikle de Yahudi ve Budizm dinleri Zerdüşt inancından çok etkilenmişlerdir.
    Tepeden bir devlet yaratılması için uydurulan sahte ideolojiler ile jenositleri sistemleştiren kemalist kadrolar 1928 lerden itibaren tüm alanlarda geniş ideolojik, politik çalışmalara girdiler. örneğin güneş dil teorisi saçmalığı almanya’da yükselen Nazi akımlarından esinlenerek uyduruldu.
    Alevilerin mentalitede yokedilmeleri için ise Koçgiri kırımı ile temelleri atılan ‘islamın bir mezhebi’ şeklinde ki projesi yeniden ortaya sürüldü. Başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere kadrocuların uzlaştığı bir nokta, Ermeni ve Rumlar gibi diğer kadim Anadolu milletlerinin de nihai olarak ortadan kaldırılmalarıdır.
    Hristiyan dinine mensup olanların başarıyla yokedilmeleri Kemalist kadroların iştahını artıriyor ve mücadele şiddetle tırmadırılıyordu.
    Dersim’den Ankara’ya çağrılan bazı ileri gelenler ya satın alınıyor veya her yol denenerek beyinleri yıkanıyordu, ama o zamana kadar Alevilerin esas çekirdeğini oluşturan iç bölgelere ulaşamıyorlardı.
     
    Soykırım yapıldıktan sonra bütün dede, seyit ve pirler Malatyanın Akçadağ kazasında 3 aylık eğitime tabii tutuldu.
    Bu eğitim ile, dedelere, sehlere ve pirlere Atatürk posterleri, Hz. Ali posterleri ve Zülfıkar resimleri verilerek köylerine gönderildiler. Tamamen beyinleri yıkanan bu sözde ileri gelenler, halka ‘esas müslüman ve türk’ olduklarını, islamın bir mezhebi olduklarını propoganda yapmaya başladılar.
    Köylerin her tarafı Arap Ali sinin resimleri ile doldu. TC nin geri kalan Alevileri asimile etme çalışmaları sistemli eğitim çalışmaları ile periodik olarak devam etti.
    Elbistan’dan Tokat’a ve Erzurum’a kadar Alevileri yaşadıkları bütün alanlardan toplanılıp getirilen bir sürü Türkçe bilmeyen insanlardan celladına tapan ucubeler yaratıldı’ Alevilerin Arap Ali’sinin resimleri ile tanışmaları bu olaydan sonradır.
    Alevilere kılıç resmi bu şekilde dayatılmıştır. Çünkü o dönemde Müslüman olunca direkmen Türk olunuyordu.
    Yani Alevilerin 500 senelik Osmanlı hükümranlığı döneminde Müslüman sayılmamaları ve şimdi birden bire ‘rütbe’ almaları, Şevket Süreyya Aydemir’in de dediği gibi ‘Kemalizmin bir dehasıyıdı’.
    Bu proje başarıya ulaştı, hafıza kaybına uğratılan Aleviler hak ve özgürlük telaplerinden vazgeçerek düşmanlarının saflarına geçtiler.
    İnönü Anılarında; ‘bunların hemen hemen hepsinin okuma yazmasi yoktur, Türkce bilmezler, onları mecmua kitap ile değil, resimlerle ikna edelim yönünde bütün kadrolardan öneriler geldi, ‘Onlar kendi inançlarının adına benzeyen ve ‘AL’ ile baslayan bizim Alevilği hemen birden benimsemedilerse de kafaları allak bullak oldu’..’ der.
    Dersimliler, Rum ve Ermeniler Kemalizmin ırkçı milliyetçiliğinden ve Kemalist devlet dindarlığından çok çekmişlerdir.
    Kemal Atatürk dönemi Türkiye’nin en karanlık, diktatoryal dönemidir.
    Ermeni, Asuri-Süryani katliamları ve milyonlarca Rumu denize döken odur. Atatürk laik değildi, demokrat hiç olmadı.
    Şimdi yaşasaydı sonu aynen Mübarek, BenAli veya Kadafi gibi olacaktı…TC nin varlığı anlamına gelen Müslüman olmayanların yokedilmesi AKP’li devlet döneminde de hızında bir şey kayb etmemiştir.
    Enver Paşa: ‘Ermeniler olmazsa, Ermeni sorunu da kalmaz.’ Çağrışım yaptınız mı? Başbakan Erdoğan ne diyor: ‘Düşünmezsen Kürt sorunu yoktur.’
    Birbirlerine oldukça benziyorlar, değil mi? İnsanlık Heykeli’ne ‘ucube’ dedi, hemen kaldırıldı. Bu davranış, Taliban’ın Buda heykellerini dinamitlemesi benzeridir.
    Şimdi gene Müslüman olmayan aydınlar kurşunlaniyor, boğazları kesiliyor ve masum insanlar ‘aklı dengesi yerinde olmayan’ genç Türklerin saldırı hedefi olmaya devam ediyor.
    Ama ne hikmetse bu ‘akli’ dengesi yerinde olmayan genç Türkler hiç bir cami imamını rahatsız etmiyor sadece Müslüman olmayanları öldürüyorlar!?!
    Varlığı yağma ve talana dayanan dejenere olmus capulcu Anadolu guruhu, ırkçılık üzerine inşaa edilen Kemalist devletin çağdaşlaşmasını isteyenlere kuşkuyla yaklaşıyor. O ‘Devlet yıkılırsa ben ortada kalırım’ sendromundan hala kurtulmuş değil.
    Yani kendisine Türk diyen ama genetik olarak Anadolunun Türk olmayan eski yerlilerinin genetiğini taşıyan bu halkın yüzde doksanı hala onun parazitliğini garantileyen bu yabani varlıktan yana, yani kan emici askerci-çeteci.
    Seçimini kendi refahına ve geleceğine göre değil, devlet dediği ve tam ne anlama geldiğini kavrayamadığı, silah ve kanla algıladığı gücün bakiyesi ve onun devamlılığına göre yapıyor. Bu açıdan tercihi mevcut yağma ve talanın bekçisi olan devleti temsil eden partilerden yana olacaktır.
                  
    CHP DERSİM 38 SOYKIRIMINI YAPTI
    CHP, Askeriye ve diğer Türk/İslam sentezcileri soykırım güçleridir.

    Kılıç sallayan devşirme Kemal, celladına tapmanın dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
    CHP’nin şovenizm, ırkçılık ve faşist politika ve pratiği oldukça açık ve net bir biçimde kör gözlerin bile göreceği kadar orta yerdedir.
    Sırf Dersim Jenosidi konusundaki faşist, soykırımcı, şovenist yüzü değil aynı zamanda Ermeni, Kıbrıs, Balkanlar, Kafkaslar, Azerbaycan vs gibi bir çok sorunda MHP’yi aratan taktik adımları ile söylem ve pratikleri tam bir gerçek kimliğine, sözde cumhuriyet kurucu kadrolarının da ruhuna uygun bir yere geldi.
    “…Eskiden ilk okullarinda ders esnasinda 1950 lier itibari ile; ögrencileri tahtaya cikarip su sözleri ezberlettiriyorlarmis. ” Anam Türk, babam Türk, Türk oglu Türküm”. Buna her sabahki türk dandik Andi’ni da eklerseniz dewsirmeciligin nasil devlet programi haline geldigini göreceksiniz.
    Devlet, idare islerinde tecrübeli olan Türk zevati kazanimlarini dewsirmelere borclu oldugundan dolayi Dewsirmeciligi temel ölcüt haline getirmistir. Günümüz acisindan Türküm demek ile Dewsirmeyim demek arasinda hic bir fark yoktur (Bu söz icerisine özlü, degerli Türk dostlarimizi katmiyorum).
    M.Kemal ile baslayan vede sonrasi kimliklerinden soyutlanmis, asimile edilmis, beyni yikanmis insanlarin Türklük kimligi ile hizla büyümeleri vede idareyi ele gecirmeleri bir devlet yasasi halini almistir. Dewsirme olmak ayni zamanda zengin -varlikli olmaklada es degerdir.
    Dogada gerek hayvanlarda ve gereksede bitkilerde son derece basarili bir sonuc alinmis olmasi Dewsirmeciligi insanlar arasinda yayma fikrini gelistirmistir. Örnegin kizvan (menengic) agacindan Cam fistigi elde etmek, yada yabani erik agacina Canerik asilamak beraberinde ciddi anlamda yararlanmayi getiriyor. Bu pratik yalklasimin insanlar üzerinde en basarili oldugu kesimlerin basinda Kürdler geliyor. Kürdleri dewsirmek genel anlamda pek zor degildir. Onlari maddiyat, yetki vede din ile en mükemmel bir sekilde dewsirmelestirip özünden koparabilirsiniz. Bundan dolayidirki dewsirmelesmis bir birey rahatlikla günesi gördügü halde gecedir diyebiliyor, Allah’i hissettigi halde yoktur derecesine kadar varabiliyor.
    Anlayacaginiz bitki vede hayvanlardan elde edilen basarili sonuc insanlar üzerinde kalici psikolojik vede toplumsal sorunlarin olusmasini da beraberinde getirebiliyor. Dewsirmeciligin kendi halkina olan düsmanligi bir bütün olarak toplumumuza kan, katliam, asimilasyon olarak geri dönüyor. Kisa olarak dewsirmecilik ihanet anlamina da geliyor. Kendi halkini ortadan kaldirabilecek düsünce vede pratige sahip bireyler bir gün gercekle yüzlestiklerinde icerisinde bulunduklari asagilik durumun verdigi aci ile olsa gerek tehlikeli bir düsmana oynayabiliyorlar. …” (aktari CNN.)
    Aslına bakarsanız kendisine zoraki giydirilmiş sözde sosyal demokrat kimliğin de reddi de olsa; tam ve kesinlikle düzenin en önemli çekirdek örgütüdür. Kılıç sallayan devşirme Kemal celadına tapmanın en dramatik örneklerini sunmaya devam ediyor.
    Kemalistler laik değildirler. Onlar öncekilerin yarım bıraktığı politikayı hayata geçirmeye çalışmışlardır. Savaş esnasında ana slogan: “padişahı koruma”, “halifeliği ve saltanatı yaşatma” idi.
    İslam adına cahil cuhul kan emici Müslümanları bir araya toplayan Kemalistler, 1925’te Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Aleviliği resmen yasaklamış, buna karşılık İslamı da resmi din yapmışlardır. Diyaneti kuran Kemal’ in bizat kendisidir. 12 Eylül cuntacıları da Kemalizm adına türk islam sentezini TC nin ana ideolojisi yapmadılar mı?
    Kemal Kılıçdaroğlu hemen hemen bütün seçim konuşmalarında bu konuya ilişkin soru geldiğinde ‘Biz Atatürk ne yaptıysa onu savunuyoruz.’ demeye devam ediyor. Utanmadan soykırımı haklı gösteriyor, taptığı celladın yaptığına aynen sahip çıkıyor.
    Laikçi geçinen Kılıççı Kemal’in hocası Deniz Baykal gibi türban ve çarşaf dağıtması (oy adına deniliyor ama dahası var!) onların gerçek yüzünü gösteriyor. Gerçekte olan, ırkçı islamcı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta ki gerçeklerin ortaya çıkmış olmasıdır. CHP, Almanya ordusundan daha büyük bir kapasiteye (98.000 dinci asker)sahip olan İmam-hacı-hoca ordusunu (diyaneti) destekliyor, zorunlu din dersleri denilen islamcı ideolojik çalışmaların arkasında duruyor ve her dağa taşa bir cami minaresi dikme sloganına da sahip çıkıyor. Bu haliyle CHP, ana hatlarıyla, Arap memleketlerinde faaliyet gösteren yobaz partilerden önemli bir farklılık göstermiyor.
    CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır.
    Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da ‘terörizm’ varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo faşist CHP zamanını tamamlamıştır.
    O gün iktidarda olan kurucularının, bugünkülerden zerre kadar farkları yoktur ve kesinlikle aynıdırlar. Dersimlilerce farklı algılanması, korkunun hükümranlığında gerçekleri bile ters yüz edecek bir asimilasyonla celladın mentalitesini kabullenmek trajik bir olayıdır.

    ALEVİ KİTLELERİ CELLATLARINA TAPMA DEĞİL, DİĞER BÖLGE HALKLARI İLE BİRLEŞMELİ VE YENİ BİR DEVLETİN KURULUŞU İÇİN MÜCADELE ETMELİDİRLER.

    Kürdistan devletinin kurulması bölge halklarının ağır baskı ve zulümden kurtarılması için somut bir seçenektir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika da başlayan halk hareketleri Türkiye toprakları içinde yer alıp da hiçbir özgürlük va haka sahip olamayan Kürt, Laz, Alevi ve Çerkezlerin bir an önce harekete geçmelerini zorunlu kılıyor.
    Cahiliğin en yüksek olduğu Yemen, Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerde halk ayaklanmışken hafıza kaybına uğratılarak Müslümanlaştırılmış Anadolu insanlarının korku içinde cellatlarına tapmaya devam etmeleri şizofrenik ruh haline tekabul ediyor.

    Kürtlerin ise dil, vekil, tabela,demokratik toplum, milli şef gibi safsatalarla zaman kaybetme yerine, kendi hakları için harekete geçmeleri gerekiyor. Saddam, Kadafi, Mübarek vs.. örneklerinde görüldüğü gibi artık bu türden ‘büyük önder’, ‘tek şef’, ‘ büyük baş’, ‘ biricik lider’ gibi safsatalara kimse inanmıyor. Komünikasyon alanında teknik ve bilimin dev adimlarla ilerlediği günümüzde o eski çağın kapandığını görüyoruz. Çölün bin yılların karanlığından kurtulmaya çalışan insanlar ‘büyük lider’ değil, başka şeyler istiyorlar. A. Öcalan, ‘benlen görüşen son ekip en iyisidir, gladyatör ile ilişkisi yoktur’ diyerek 10 yıldan beri Gladyatör (TC ordusunun ana çekirdeği olan, sürekli değişik adlar alan – özel harp dairesi, kontrgerilla, ergenekon,yüksek seferberlik kurumu vs.. vs..)denilen TC’ nin kriminal yapılanmaları ile Kürtleri oyaladığını sağırlara anlatmaya çalışıyor. Bu türden görüşme ve anlaşmaların kimin çıkarları için yapıldığını anlamamak zor değil. Yangın Kürtlerin Suriyede ki kısmını da sarmışken, iyi polis, kötü polis oyunu oynayarak Kürtleri kandırmanın önderlik ile bir alakası yoktur. Arap yarımadası ve Güney Mezopotamyada ki Kürt düşmanı devletlerin iç sorunları dolayısyla zayıf düşmeleri, güney Kürdistanda bağımsızlığa doğru büyük adımların atılması, TC ‘nin ABD ve Avrupa’nın baskısı dolayisiyla toplu katliamlara girememesi, iç sorunu dolayısıyla da tavizler vermek zorunda kalması yeni bir döneme geçildiğini gösteriyor. CHP lideri bile özerklikten bahsetmeye başladı. Çoğunluğu Müslümanlık veya gelir sağlama adına örgütlenen Köy koruyucuları, terörist kılığına giren özel Jandarma birliklerinin sivil halkı ve kendilerini daha fazla kışkırtmak için köydeki ailelerini nasıl katlettiklerini anlamaya başladılar. Böylesi bir dönemde kukla önderliğin Kürtlere zarar vermekten başka bir şeye yaramadığı açıktır. Kürtler şimdiki durumlarından çok çok ilerde olmalıydı. Şimdiki durum 90 yıl öncesinden daha geridir. 1919 larda M. Kemal, Kürtlere otonomi vereceğini açıkça söylüyordu. Şimdiki CHP ise M. Kemal’in o zaman Kürt ağalarına önerdiklerine yeni yeni yaklaşmaya başlıyor.

    Türkiyede ki devlet Suriye, Mısır, Irak, Libya ve Yemen den daha kötüdür. AKP, CHP, MHP, pusuda bekletilen 1 Milyona yakın resmi askeri güç, Diyanet adı altında faaliyet gösteren 98 000 kişilik dini ordu, 85 000’ in üzerinde ki köy koruyucuları ordusu, uluslararası alanda örgütlenmiş 19 tarikat – cemaatin milyonları bulan bağnaz militanları vs.. vs.. hepsi yeteri kadar zamana sahip oldular ve bütün şanslarını da denediler. Bundan sonra bütün bunların oluşturabilecekleri başka yapılanmalar da rasyonal olmayacaktır.

    Kürdistan halkları, bu kadar korkunç bir yapılanmaya sahip bir devletin kendilerine bir şey veremeyeceğini iyi anlamalıdırlar. Bu noktadan hareketle, devletin 1980 lerde somutlaşan, Kürtlere yönelik devlet politikasının sınırlarının dışına çıkmayı önlerine hedef olarak koymalıdırlar. Kenan Evren diktası zamanında geliştirilen bir plana göre, Kürtler’e İspanya örneğinde ki ETA örgütüne benzer bir kimlik yapıştırılacaktı. Bask bölgesinde ki ETA çok öncelerden beri faaliyet gösteriyor, ama Bask halkının hak ve hukuğu alanında bir nebze ilerliyemiyordu. Bu örgüt İspanya polisinin elinde bir oyuncak haline gelmişti. Oraya buraya bombalar konuluyor, sivil halkın kanı dökülüyor ve her bomba patlatılmasının arifesinde sözde halk yürüyüşleri düzenlenerek Bask’lara ölüm diye çığlıklar atılıyordu. Kürt halkının düşmanlarının istediği tamda buyudu. Ordunun Jandarma-özel harp dairelerine verilen görev Kürtleri terörize etmek oldu. Terör, silahlanma devlet eliyle hızlandırılarak, Kürt sorununun imagosu, tecrit edilmiş bir örgüt sorunu şeklinde yansıtılıp, ETA, FARC örneklerinin yaratılmasında başarılı olundu. PKK içinde örgütlenen Türk ordusu elemanları, binlerce Kürdün ölümüne yol açan eylemlerin Kürtler tarafından yapıldığı imajının kök salınmasını sağlamakla görevli idiler. Bu konstrüksiyon hala ayakta, şartlara göre, AKP bu yapıyı daha fazla İslamileştirerek devam ettirecektir.
    Kürtler bu oyunun dışına çıkmalıdır. ETA imagosu değil, KATALANYA, güney Sudan veya Kosovo örneği yaratılmalıdır. İspanyada ki 2. büyük etnik toplum olan Katalanlar, ne bomba patlatıyor nede Franko’nun polis devletinin elemanlarını kendi örgütü diye lanse edip bilinçsiz halkı aldatmıyorlar ve işte şimdi bağımsız bir devlet oluşturma aşamasına geldiler. Bask’da polis denetiminde ki ‘eylemciler’ bomba patlatıp Bask halkını daha fazla sindirirken, Katalanyalılar başkentleri olan Barselona’da yerel parlamentolarını topluyor ve İspanya’dan daha fazla hak alıyorlar. Diyarbakır, 2. bir Barselona olmalıdır. Kosovolalılar yaklaşık 7 haftada bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu iş o kadar zor değil, yol ve yordamınıa göre hareket etmek gerekir.

    12 Haziranda seçilecek Kürt vekillerinin kendi halkına yapabilecekleri tek faydalı şey, Diyarbakır ‘da kendi meclislerinin temelini oluşturacak yeni bir insiyatife önderlik etmeleridir. 35- 40 kişilik bir milletvekili gurubu bu alanda dünyayı ayağa kaldırabilir. Böyle bir şey eskiden ütopya sayılırdı, ama şimdi ki dünya şartlarında, herkes tarafında Kürtler için uygun bir seçenek olarak görülüyor. ABD ve AB, var olan çoğu kukla devletleri eskisi gibi her şart altında ayakta tutmaya çalışmıyor, daha esnek hareket ederek yeni devletlerin yaratılmasına kendileri önderlik ediyorlar. 30 kişiden fazla bir gurupla Ankara’ya gidip oradaki hayvanat bahçesinde 4 yıl daha boşa oyalanmak Kürdistan’da gelişen halk hareketine zarar verecektir. Seçilecek vekiller, Kürtlerin temel taleplerinin kabulü için TC’ye son bir talepte bulunmalı, kabul edilmediği halde bu yolun sonuna noktayı koyarak, Diyarbakır’dan başka bir yaşamın da varolabileceği gerçeğini ‘kardeşlerimize’ bildirmelidirler. O zaman Güngören’de, Etiler’de bombayı patlatanların safları daha iyi netleşecek, kanlı ay yıldızlı veya din simgeli türban bayraklarının üretimi yerine, insanlara faydalı şeyler yapılacak, ‘vatan bölünmez’, diye bağırıp çağıran cahiller sürüsü de işine gücüne gidecektir.
    Alevi olsun, Laz olsun bütün Karadeniz ve kuzeydoğu Anadolu halkları Kürtlerle aynı kaderi paylaştıklarını bilmeli ve harekete geçmelidir. Bu köhne yapıya son vermenin şartları artık olgunlaşmıştır.

    Sevgi ve Selamlarla
    Nazmi Doğan

    Yorum tarafından Nazmi Dogan — Haziran 9, 2011 @ 11:58 am | Cevapla


RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: