hikmetyavas

Haziran 22, 2011

BAKANLAR İLE GENERAL TAYİN VE TERFİLERİNİ CEMAAT Mİ BELİRLİYOR?

Filed under: Köşe Yazılarım ( Denemeler ) — hikmetyavas @ 9:16 pm

BAKANLAR İLE GENERAL TAYİN VE TERFİLERİNİ CEMAAT Mİ BELİRLİYOR?

Eğer bir tarikat ve cemaat; siyasi fetvalar (emirler) vermeye başlar ve ticarete bulaşırsa, o tarikat ve cemaat holdingleşmiş olup, dinle, imanla, hakla ve hukukla ilişkisi kalmaz.

Çünkü Yüce Rabbimiz; din üzerinden maddi menfaat sağlanmasını, Aziz Peygamberimize bile yasaklamıştır.

Eğer bir tarikat şeyhi ve cemaat hoca efendisi; ağzını din, iman, Allah ve Peygamber adıyla eğip bükerek “siyasi ve maddi çıkar amaçlı fetvalar” veriyorsa, cümle âlem bilsin ki, müritlerini “Allah adıyla aldatıyor” demektir.

Çünkü maddi çıkar ve siyasi iktidar peşinde koşan bir tarikat şeyhi ve cemaat hoca efendisi;  Din adamı sıfatını kaybetmiş ve din tüccarı haline dönüşmüş demektir.

Eğer bir tarikat ve cemaat müridi; “Benim şeyhim veya hoca efendim din âlimi ermiş kişidir. Ona itaat etmek Allaha ve Resulüne itaat etmek gibidir” deyip buna inanırsa şirke girmiş yani Allah’a ortak koşmuş olur.

Çünkü Yüce Rabbimiz; Kuran-ı Kerim’in pek çok yerinde sadece kendi aklımızı kullanmamızı emreder ve “din büyüklerini ilah ve Rab edinenlerin helak olacaklarınıbildirir. Ayrıca, Şirke girmek ise, Yüce Rabbimizin asla affetmeyeceği en büyük günahtır.

Eğer tarikat şeyhi, cemaat hoca efendisi ve müritleri bütün bunları bilerek; din, iman, Allah ve Peygamber üzerinden halkı kandırarak siyasi ve maddi menfaat sağlamaya çalışıyorsa, o tarikat ve cemaat, holdingleşmiş bir çeteye dönüşmüş demektir.

Bugün ülkemizde, müritlerine siyasi ve maddi çıkar amaçlı bağlayıcı emirler veren şeyh ve hoca efendiler türemiştir.

Dinimize göre; hiç kimse, kimsenin ilahı ve velisi değildir. Hiç kimse masum değildir. Herkes kendi yaptığından sorumludur.

Bu nedenle; kimse kimsenin maddi ve siyasi ihtiraslarının peşinden koşmamalı, hür iradesine, aklına ve vicdanına ipotek konulmasına izin vermemelidir.

Diğer taraftan, hiçbir tarikat şeyhi ve cemaat hoca efendisi de; Kendisini, tarikatını ve cemaatini kutsayarak “ Siz, bizim sayemizde başarılı oldunuz, o halde şimdi diyetinizi ödeyiniz, yoksa helak olursunuz”  gibi mafya tarzı tehdit ve şantaj yoluna sapmamalıdır.

Tarikat şeyhleri ve cemaat hoca efendileri ile onların müritleri ülkelerine demokrasi getiremezler. Çünkü:

             a.     Tarikatın şeyhi ve cemaatin hoca efendisi seçimle göreve gelmez. Kerametleri kendilerinden menkuldür.

              b.     Tarikatlar ve cemaatlerin; hiyerarşik yapıları vardır içe dönüktür, itaat odaklıdır ve bireyin özgür iradesini ipotek altına alırlar.

              c.      Günümüzde; tarikat şeyhlerinin, cemaatlerin hoca efendilerinin ve aşiret reislerinin işaret ettiği kişiler aday gösteriliyor.

              d.     Bu şekilde iktidara gelerek devlet erkini ele geçiren tarikat ve cemaat müritleri; maddi cebir ve şiddet kullanmaya ihtiyaç duymadan, devlet gücünü ve kurumlarını ele geçiriyorlar.

              e.     Şeyhlerinin ve hoca efendilerinin desteğiyle iktidara gelenler; Anayasayı ve demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini hiçe sayarak, şeylerinin ve hoca efendilerinin “Diyetinizi ödeyiniz” taleplerini anında karşılıyorlar.

Hiç dikkat ettiniz mi? Fetullah Gülen cemaatinin sözcüsü olarak bilinen Hüseyin Gülerce, 15 Haziran 2011 tarihinde, Zaman Gazetesi’nde yazdığı “ Ustanın ilk iki imtihanı” başlıklı yazısında:

             a.     12 Haziran seçimlerinin sonucu, tek başına AK Parti’nin siyasi bir başarısı olarak algılanmamalıdır…”

              b.     Ortada particiliği aşan bir uyanış var, bir geliş var. Bu diriliş hamlesi, iç-dış bütünlüğü ile birlikte okunmalıdır. İşte bugün başlayan Türkçe Olimpiyatları şöleni… AK Parti’nin başarısı bu baharla ilgili…”

              c.      Gündeme dönersek, Sayın Erdoğan’ın ustalık döneminin ilk iki sınavı yeni kabinenin teşkili ve yaklaşan Yüksek Askerî Şûra çalışmalarıdır. Ustalık döneminin başlangıcını test etme fırsatını böylece bulmuş olacağız…” diyor.

Gördünüz mü? Fetullah Gülen Cemaati, resmen ve alenen; “Ey Ak Parti, bizim sayemizde iktidar oldun. Şimdi diyetini öde. Öncelikle, kabineyi teşkil ederken bizim adamlarımıza Bakanlık ver. Ayrıca, Yüksek Askeri Şûra çalışmalarında, bizim istemediğimiz general ve subayların terfilerini engelle, komuta kademelerine atanmalarına mani ol, bizim işaret edeceğimiz ve bize biat edebilecek kişileri terfi ettir” diyor. Bu suretle, ustalık döneminin başlangıcında, Recep Tayyip Erdoğan’ı ve iktidarını test edeceklerini söylüyor.

Böylece Başbakan’ın ustalık döneminin ilk iki sınavı, yeni kabinenin teşkili ve yaklaşan Yüksek Askeri Şûra çalışmaları olacakmış. Ustalık döneminin başlangıcını test etme fırsatını böylece bulacaklarmış.

Cemaatin bu talepleri; kimleri bakan ve kimleri komutan olarak görmek istediklerini gösteriyor ve bunların belirlendiği belli oluyor.

Bu resmen ve alenen milli iradeye ipotek koymaktır ve siyasi iradeye karşı zimmî bir şantaj ve tehdittir. Siyasette “şantaj ve tehdit” başarıya ulaşırsa bunun nerede duracağını artık kimse hesaplayamaz.

Peki, Cemaatin bu talepleri karşılığını buldu mu?

 Hiç şüpheniz olmazın, Cemaatin işaret ettiği kişiler Bakan olacak, izleyin göreceksiniz.

Yüksek Askeri Şûra ile ilgili çalışmalara ise hemen başlandı. Örneğin:

Ağustos’ta Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nı devralacak olan Harp Akademileri Komutanı Org. Bilgin Balanlı’nın tutuklanması ve hemen arkasından orgeneralliğe yükselme sırasında olan 1nci Taktik Hava Kuvvet Komutanı Korgeneral Korcan Pulatsü ile Hava Eğitim Komutanı Korg. Ziya Güler’in darbe iddiaları ileriye sürülerek tutuklanması, Hava Kuvvetleri’nde Cemaatin taleplerine uygun tasfiye sürecinin hemen başlatıldığını göstermektedir.

Hv. Korg. Korcan Pulatsü ile Hv. Korg. Ziya Güler, Hava Harp Akademisinden talebemdi. Org. Bilgin Balanlı ile de tuğgeneral iken ayni dönemde Üs Komutanlığı yaptığım ve yakından tanıdığım bir generaldir. Şunu açıkça söyleyebilirim ki; her üç generalin de demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti sevdalısı, namuslu ve dürüst subaylar olduğunu biliyor ve eninde sonunda aklanacaklarına inanıyorum.

Bu arada atı alan Üsküdar’ı geçecek ve İmamın Ordusunu oluşturulabilecekler mi? Bunu zaman içinde göreceğiz.

Anayasa referandumundan sonra Başbakan’ın Fetullah Gülen’e teşekkür etmesi ve Türkçe Olimpiyatları finalinde konuşan Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın, ‘Atatürk adına nutuk atmaktansa hayallerini gerçekleştiren ve vatan hasreti çeken zatın önünde saygıyla eğiliyorum’ diyerek, ABD’de yaşayan Gülen’e selam çakması, Siyasal iktidarın ideolojik ayağını Gülen Cemaatinin oluşturduğunu göstermektedir.

Siyasi iktidarla çıkar ilişkisine girerek bürokrasiyi ele geçirip bu Cumhuriyeti tasfiye ederek cemaatler vesayetinde bir rejime dönüştürmeye oynayanlarla bu ülkeye demokrasi gelmez.

Türkiye’nin hayati derecede büyük iç ve dış sorunları varken, Fetullah Gülen Cemaati, her şeyi bırakıp neden öncelikle Türk Ordusu’nun tayin ve terfileriyle uğraşıyor?

Çeşitli yazılarımda defalarca belirttiğim gibi; Kuzey Afrika’dan başlayıp tüm Arap Yarımadasına yayılan “Mevcut yönetimlere karşı isyanları”  Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi Batılı güçler destekliyorlar.

Bu destek; İsyancılara para, gıda, ilaç ve silah yardımının daha da ilerisine geçiyor ve Batılı güçlerin silahlı kuvvetleri bizzat isyancılar safında çarpışmalara katılıyorlar.

Böylece söz konusu ülkelerde; “Dış destekli birer iç savaş” sürdürüyorlar.

Hatırlarsanız, Amerika Birleşik Devletleri Eski Dışişleri Bakanı Condalisa Rice görevdeyken; “Ortadoğu’da sınırların değişeceğini” açıkça ilan etti.

Amerikan Dışişleri Bakanı tarafından ilan edilen bu projenin adı “Büyük Ortadoğu Projesidir.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da; “Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanı” olduğunu, resmen, alenen ve gururla açıkladı.

İşte, Ortadoğu’da kışkırtılan söz konusu Dış destekli iç savaşlar” Büyük Ortadoğu Projesinin ve sınırların değiştirilme sürecinin başladığını göstermektedir.

Bu dönüşüm süreçleri devam edecektir. Bundan en çok, içinde Kürt nüfus barındıran ülkeler etkilenecektir. Asıl kıyamet, bizim komşularımızda kopacak ve Türkiye’ye Özellikle Kürt kökenli mülteci akınları başlayacaktır.

Yakın tarihimiz; Tarikat ve cemaatlerin vesayetinde kurulan hükümetlerin, Geçmişteki ilticalar karşısında aldıkları kararlar bakımından, Türkiye’ye ne kazandırıp, ne kaybettirdiklerini gösteren derslerle doludur. Örneğin:

       1.     Yıl 1991 (Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı dönemi):

              a.     Saddam rejiminden kaçan yüz binlerce Iraklı Kürt Türkiye’ye sığındı.

              b.     Bu Kürtleri korumak için Irak toprakları içinde 36ncı paralelin Kuzeyinde “Uçuşa Yasak Bölge” ilan edildi.

              c.      Türkiye’ye gelen Çekiç Güç; Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulmasının temelini attı

              d.     PKK’yı palazlandırdı ve sonra geri gitti.

        2.     Yıl 1996-1997 (Erbakan Hükümeti dönemi):

              a.     10 bin civarında Iraklı Kürt bir kez daha Türkiye’ye sığındı.

              b.      Buradan da Amerika’ya götürülüp eğitildiler.

              c.      CİA Peşmergeleri” olarak bilinen bunlar, daha sonra geri getirilip, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Silahlı Kuvvetleri’nin nüvesini oluşturdu.

        3.     Yıl 2003 (AKP Hükümeti dönemi):

              a.     ABD ve İngiltere’nin önderliğinde oluşturulan Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri Irak’ı işgal etti.

              b.     Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi tam teşekküllü bir devlet haline dönüştürüldü.

              c.      2002 yılında Türk Ordusu tarafından beli kırılıp eylem yapamaz hale getirilen PKK, Söz konusu Kürt Yönetiminin himayesinde tekrar güçlendirilip Türkiye’ye meydan okur hale getirildi.

              d.     Türk askerinin başına çuval geçirildi.

        4.     Yıl 2011 (AKP Hükümeti dönemi):

              a.     Şimdi, Suriye’den kaçan rejim karşıtları Türkiye’ye sığınıyor.

              b.     Angelica Jolie Hatay’a geldi? Suriye’den kaçan mültecilere dikkat çekti ve bir anlamda Suriye’ye uluslararası müdahale için kamuoyu yaratılmasına katkıda bulundu.

              c.      Amerikan Başkanı Obama ile Başbakan Erdoğan, tıpkı Irak’ta olduğu gibi “ Uçuşa Yasak Bölge” ilanı konusunu konuşmaya başladı.

              d.     Başbakan Erdoğan, Suriye Yönetimine “Halkın sesine kulak ver” çağrısında bulundu.

              e.     İran; “Türkiye, Suriye’ye müdahale ederse veya Amerika’nın müdahalesine katkıda bulunursa, Türkiye’deki Amerikan Üslerini bombalarız” tehdidini savurdu.

              f.       Terörist Başı Abdullah Öcalan da Başbakana “Sen de halkın sesine kulak ver” dedi ve Kürt vatandaşlara

 Çözüm umudum kalmadı. Kendinize güveniyorsanız işte Yemen’deki, Tunus’taki örnekleri görüyorsunuz, ben sizi tutmam. Gücünüz yetiyorsa hazırlığınızı yaparsınız, demokratik özerkliği kurar, hayata geçirirsiniz çağrısında bulundu. Böylece, Arap ülkelerinde olduğu gibi “Dış destekli iç savaş”  tehdidini savurdu.

              g.     Fetullah Gülen Cemaati’nin Terörist Başı Abdullah Öcalan ile dolaylı müzakerelerde bulunduğu ortaya çıktı.

Görüldüğü gibi, Türkiye’nin Suriye’ye aktif müdahalede bulunması veya uluslar arası gücün müdahalesine katkı sağlaması:

             a.     İran ile arasını açacak ve bir çatışmaya ve İç karışıklıklara sebep olabilecektir.

              b.     Ayrıca, Suriye’deki Alevi ve Sünni çatışmasının da Türkiye’ye bulaştırılması ihtimali yüksektir.


İşte, Uluslar arası tezgâhların kurulduğu ve iç harp senaryolarının yazıldığı böyle bir ortamda, Okyanus ötesi fetva makamları ve içerideki uzantıları, Türk Ordusundan rahatsız oluyorlar ve komutanları tutuklatarak Orduyu başsız bırakmaya çalışıyorlar.

Çünkü Büyük Planın uygulamaya geçmesinde Türk Ordusu ciddi risktir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin önünde kilittir. Demokratik ve laik Atatürk Cumhuriyeti’nin, Tarikat ve Cemaatlerin vesayetinde sivil dikta rejimine dönüştürülmesine engeldir. İşte bunun için hedef tahtasındadır.

Selam ve saygılarımla…

Hikmet YAVAŞ (İZMİR) hikmetyavas@gmail.com

NOT: Ülkemizi ilgilendiren çeşitli konulardaki yazı ve görüşleri okuyup, yorumlarıyla katkıda bulunmak isteyenlerin aşağıdaki bağlantıyı tıklamaları önerilir;

https://hikmetyavas.wordpress.com/

Reklamlar

3 Yorum »

  1. AKP rejimi tarikat- cemaat biçiminde kamufüle edilen bir çeteler cephesidir.

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi
    Türkiye’ de İktidar erkinin yeni ortakları olan tarikatlar, çete kültürünün en üst biçimini temsil ediyorlar. Türkiye çetelerden arınma değil, onların en gelişmiş biçimince yönetiliyor.
    AKP rejiminin temel direklerini oluşturan Nakşibendiciler- Nurcular-Fetullahçılar- Süleymancılar ve 12 Eylül cuntacıları Türk İslam sentezinin etrafında kenetlenerek kadrolaşmalarını tamamladılar. Tarikatlar koalisyonundan başka bir şey olmayan AKP’ de hangi bakanın hangi tarikata mensup olması gerektiği, önce dergahlarda konuşulur. Kabinenin yüzde 64′ü, Nakşibendi tarikatının sertlik-yayılmacı yanlıları diye adlandırılan Dergâhları’na mensup. Tayyip Erdoğan da aynı dergâha bağlı. Yüzde 11′sı Nurcu. 
    AKP rejimi tarikat- cemaat biçiminde kamufüle edilen bir çeteler cephesidir. Fethullahçılardan, Milli Görüş’e, Menzil grubundan Nakşibendilere, Türk Ocakları kökenlilerden Akıncılara, Ülkü Ocakları kökenlilerden Nizam-ı Alemcilere ve daha sayamadığımız bir sürü tarikat, tekke, ocak mensuplarına kadar ortak paydaları, milliyetçi-ırkçı, Türk-İslam sentezidir. Mücahit Akıncıların pan-türkizm temelinde Libya ve şimdi de Suriye topraklarında aktif savaşa katılmaları, Fethullahçıların ve Nakşicilerin Müslüman kardeşler örgütleri ile birleşerek “dünyaya hakim olma” adına Arap rejimlerini kontrol yarışında illerleme göstermeleri, paramiliter İslamist örgütlenmelerin hızla artan faaliyetleri, Erdoğan’ın ve diğer tarikatların “ırkçı, milliyetçi, dinsel gericiliği” birleşince tehlike çanları daha da hızlı çalıyor.
    Üst rutbeli subayların çark etmeleri, Türbanlı hatunların önünde süklüm büklüm olmaları tasadüfi değildir. 12 Eylül generallerinin ahlaksızca uydurduğu ve bugün tuhaf biçimde kendisini her alanda ifade eden sözde “ılımlı dindar Atatürk milliyetçiliği” aslında buz gibi ırksal ve dinsel bir omurga üzerinde duruyor: Türklük ve Sünni İslam!
    1981 yılında askeri hükümetin Başbakanı Bülent Ulusu’nun Taif’deki İslam zirvesine katılarak, koruyucu İslam kuşağı oluşturulması amacıyla Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ve Sudan ile kurulan sıcak ilişkiler ve hemen sonrasında A. Gül’ in Arap bankalarının başına getirilmesi bu sürecin hızlandırlmasına takabül eder. İslamiyet, devletin 12 Eylül temelinde gelişen ve dış dinamik tarafından kollanan ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir politik içerikle ele alınıyordu. Öncelikle körfezdeki petrol çıkarlarını düşünen ABD, Suudi Arabistan, Pakistan gibi otoriter rejimlerle yönetilen ancak “kanun dairesinde” hükmünü icra eden İslamcı devletleri destekliyordu. Bu çerçevede “Kanun Dairesinde İslam” Türkiye’de devlet politikası haline gelirken, 12 Eylül sonrası askeri iktidar tarafından yaygınlaştırılan, Rabıta, her köye bir cami, her Türk’ e bir imam, zorunlu din dersleri uygulamalarıyla, bütün güç tarikat ve kahraman mehmetçik ortaklığına veriliyordu.
    12 Eylül’ de özellikle baskıcı tarikatlar-cemaatler darbeyi coşkuyla karşılıyorlardı. Askeri kanat tarafından korunan Fethullah Gülen’in ismi o zaman yeni duyulmuşken darbeyi desteklemek için bir sakınca olmadığının fetvasını veriyordu. Şimdiki cumhurbaşkanı A. Gül Hizbullah örgütüne bağlı olarak faaliyet gösteriyor ve 1982 lerde Askeriyenin çekirdek kadroları ile ilişkiye geçiyordu. Daha sonraları ise, cumhurbaşkanlığı ufukta görününce, ilkin Kenan Evren’ i ziyaret ediyordu. Abdullah Gül, Nakşibendi şeyhi Seyyid Abdülhakim dergâhının uzantısı olarak tarikat-cemaat ilişkilerine katılmış ve generallerin adamı olarak Arap petrol dolarlarının transaksiyonlarını gözetleme fonksiyonunu da üstlenmişti. Gerek Millî Görüş hareketinde, gerekse Askeriye, MHP ve uluslararası Müslüman örgütlerle iyi ilişkileri olan bu şahsiyete mazbata verilmesi, örgütlü, planlı bir sürecin parçasıdır. Erdoğan’ın yerine Gül’ ün tercih edilmesinde, Gül’ ün Arap bankaları yoluyla, üst derece Türk general ve devlet yöneticilerinin, MİT ve ordu’nun Rabıta örgütü atrafından finanse edilmesinde de kilit rol oynamasıydı. A. Gül, burada, yalnızca ABD ve Suudiler değil aynı zamanda çete kültürüne sahip Askeriyenin de güvenini alıyordu. Darbeden sonra Fethullah Gülen cemaatine bağlı Sızıntı Dergisi’nin başyazısında, “Ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza koşan Mehmeçik’e bir daha selam duruyoruz” demekle darbecilere selam durmuşlar. Böylece Türkiye’ nin dini çeteleri olan tarikatları darbeyi desteklemekle, hızla gelişme ve büyüme göstermişlerdir. 12 Eylül’ün en önemli ürünlerinden biri işte bu Türk İslam sentezidir. Darbe sonrası siyasetten kültüre, eğitimden idari yapıya kadar her şey, her alan bu ideolojinin ekseninde biçimlendirilmiştir. AKP- Kemalist ordu ittifakı ile, Osmanlı Devleti’nin İslam ümmetçiliğine dayanan fetih ideolojisi yeniden diriltilmektedir. Bu nedenle AKP, ABD’nin desteğiyle içeride ve dışarıda İslam’ı ve Osmanlı mirasını sahiplenerek Sünni İslam ümmetçiliğin bölgede sözcülüğünü üstlenmiştir… AKP iktidarının 3. döneminde Yeni Osmancılık siyasal ve toplumsal hayatın her alanında egemen olmaya başlamıştır. Artık Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıldönümleri kutlanmakta, Osmanlı’dan kalan etnik, kültürel ve dinsel gelenekler kutsanmaktadır. AKP kongrelerinde “Biz Osmanlıyız” marşları söylenmekte, Osmanlıca Arapça’nın yanında okullarda seçmeli ders olarak okutulmakta, İslam’ı ve Osmanlı’yı yücelten filmler, diziler, oyunlar, müzikler TRT ekranlarında boy göstermekte, otomobillerin camlarına, gümüş takılara, işyerlerinin duvarlarına kadar her yere Osmanlı tuğrası resmedilmektedir.
    12 Eylül’den sonra Kemalizm yerine Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji haline gelmesi “yeni Osmanlıcılık” akımının yolunu açtı. Türk-İslam Sentezi’nin ana çerçevesi, Türklerin öncülüğünde “İslam birliğini kurmak, geliştirmek ve Osmanlı’dan miras olarak bu işlevi devir ve teslim almak, ahlak ve kültür öğelerini, uzun vadeli bir plan içinde din temeline dayalı” olarak biçimlendirilmişti.
    Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri Türk-İslam sentezi ve bunun içerisinde de İslam’ın sadece bir kolu Hanefi mezhebi… Onun dışındakileri yok saymış ve insanlara ‘ancak benim size önereceğim din dindir’ baskısı yapmıştır.
    Günümüzde hem dini hem de ırki düşünsel sentezin oluşturduğu Türk-İslam ideolojisinin Neo-Osmanlıcı zihniyetin örneğini, Türkiye’de 10 yıldan fazladır iktidar olan AKP hükümeti oluşturmaktadır. TC’nin kuruluşundan 2002′ye kadar sadece etnik Türkçülük ağırlıklı ırkçı bir hegemonya gerçekliği söz konusuydu. Bu hegemonik sürecin soykırım uygulamalarına en fazla maruz kalan bütün Anadolu halklarıdır. Asker-polis sopasına dayalı jakoben rejimi, şimdi yerini Türk-İslam sentezinden oluşan Yeşilci Irkçılığa bıraktı. Yani AKP şahsında hegemonik sistem kendisini yenileyerek çağın koşullarına göre uyarladı. AKP, Türk devletinin kuruluş felsefesinin gereklerinden olan Anadolu ve Trakyada ki etnik temizlik sürecini yeniden canlandırıp sonuca götürme projesini yüklediği misyonla hareket ediyor.
    Yeşil Türkçülük ideolojisi, Türkiye’de Türk-İslam sentezi biçiminde kendisini bir formasyona kavuşturdu. Bu örgütleme hızla 60′lı yıllardan sonra kendisini Türkiye’ye taşırarak modernizme karşı mücadele dernekleri biçiminde devlet destekli bir örgütlülüğe kavuşturdu. Gülen cemaatinin liderinin bu derneklerden birinin başı olduğu birçok kesim tarafından da biliniyor. Aynı zamanda bugün TC Başbakanı olan Tayyip Erdoğan’ın aynı anlayışı temsil eden Türk Milli Talebe Birliği geleneğinden geldiği de diğer önemli bir ayrıntıdır. 12 Eylül askeri cuntası da en çok bu Yeşil Türkçü ırkçı ideolojiye yaradı. Bu cemaat tipi örgütlemenin güçlenmesi için devletin tüm imkanları cunta lideri Evren tarafından seferber edildi
    AKP, Türk-İslam Sentezini seçerken, bu sentezin Avrupa’ da varolan yöneticilerin zaaflarından en iyi faydalanma olanaklarını sağladığını, kendilerini temiz dindarlar olarak lanse eden onbinlerce tarikatçı kadronun, Avrupa kanunlarının en zayıf noktalarına dayanarak kendilerine güç sağlayacağını, Avrupa’nın şimdiki zayıf yöneticilerini din-iman-hümanizma adına ekarte edeceğini, aynen 1300-1450 yıllarındaki katolik ve ortodoks yöneticilerinin durumuna benzer bir duruma yol açacağını iyi biliyorlar. Yığınlarla akın eden müslüman göçmenlerin taşıdıkları yıkıcı fonksiyon ‘din işleri’, insan hakları adı altında kamüfüle edilirerek, ümmet bilinci bu defa da orta Avrupa’ da yayılmanın temel aracı haline getiriliyor. Ms. 1300 yıllarında Katolikler kendi gemileri ile Rumelin’ ne göçmen Müslümanları taşıyorlardı, çünkü o zaman en büyükü rakipleri olan Ortodoksları zayıflatmak istiyorlardı. Vatikan, Osmanlı’ nın Avrupa’ya ayak basmasını sağlayan ilk güç idi. Şimdilerde ise çoğu Avrupa partileri aynen o zamanın Katolikleri gibi, uygarlığı yıkmak için Müslüman göçmenlerin yıkıcı fonksiyonlarından meddet ummaya başladılar.
    ‘ 2071 yılı yeni hedefimizdir’ diye bas bas bağıran Recep Erdoğan’ ın, bununlan neyi kastettiği çoğu kişinin gözünden kaçtı.
    1071 Anadolu, 2071 Avrupa!
    Erdoğan’ın 2071”nin ruhunu anlamak için, Avrupa’lıların fazla kafa yormalarına gerek kalmıyor. Osmanlı’dan neo-Osmanlı’ya, Türkçüsüyle İslâmcısıyla Türk-İslâm sentezi tam tekmil. Ordusuyla, tarikatlarıyla, cemaatleriyle…, liberalleriyle her şey ortada. Her fatih gibi AKP de fütuhatını komuta ettiği kalabalık orduya borçlu. O halde, “komuta”nın nasıl işlediğinin yanısıra, o “kalabalık ordu”nun yapısına ve maddî-manevî teçhizatına yakından bakalım. Elbette vurucu gücünden, akıncılardan başlayarak. Öyle olunca da gelsin hak gaspları, peşkeş, alicengiz ve rant,kara para zaten hep orada. “Her köye cami” kampanyası, ilahiyat seferberliği de bonusu. “Anavatan”da ne yapılıyorsa “gurbet vatan”da da yapılıyor. Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca Sünni Türkler dışında kalan hiçbir unsur için hiçbir zaman güven içerisinde ve kimliğiyle gurur duyacağı bir yurt olamadı. Ama daha da kötüsü; bu sözde tekleştirilmiş yurt, egemenliği başkalarıyla paylaşmama andını her Allah’ın günü tekrar etmenin yenmeye yetmediği bir korku nedeniyle hiçbir zaman gerçek anlamda Türk’ün de yurdu olamadı.
    Türkiye halkına ne yapılıyorsa Avrupa halkına da o yapılıcaktır. Giriş, gelişme, sonuç: Fetih, işgal, ilhak…
    Tıpkı 1950’lerde Menderes’li Demokrat Parti’nin icad ettiği, sonrasında Millî Görüş’ün devraldığı, şimdi de AKP’nin sahip çıktığı yüz kızartıcı kılıç-kalkan-cihad teorileri neo-Osmanlıya doğru iman köprüsü kuruyor. Avrupa’ya –ve temsil ettiği mihraklara– da âdet olduğu üzere “kahpe” rolü düşüyor. Bütün bunlar olurken “ecdadımız”dan tevarüs ettiğimiz bilinçdışı “sır”lar da ifşa oluyor.

    AKP VE AVRUPA FLÖRTÜ

    Sokaktaki hızla artan başörtüsü ve islam okulları, kuran kursları, yüksek minareler, politik islam tarafından yönlendirilen kitleye göre, Avrupa kentlerinin sembolik bir işgalidir.
    Avrupa şartlarında entegrasyon, her tarafa cami kurmak, kuran kursu açmak, imam göndermek, kadınlara türban-çarşaf giydirmekle olamaz. Avrupa’da din -kültür eğitimi adına tarikatların denetiminde cahil kitleleri kışkırtıp, onları beraber yaşadıkları toplumlara düşman etmek entegrasyon değildir. Bulunduğu, yaşadığı yere ne kadar ters, yabancı, uyumsuz adet ve görenekler varsa, onları oranın halkına karşı birer provakasyon aracı olarak kullanmakla entegre olunamaz. Milyonlarca başörtü ve islam okulları, kuran kursları ve onbinlerce dini militanın oluşturduğu tarikatlar, minareli camiler, neyi amaçlıyor ? Bu, Avrupa insanı için bu bir provakasyondan başka bir şey değildir.
    Aile birleşimi, Avrupa açısından bir felaket dalgası olmuştur. Bu yeni göç sosyal anlamda, kadınların birer kağıt parçası olarak kullanılıp, ilkel anlamda, adına evlilik denilerek, kabile dönemine takabül eden aile zorlamaları ve parayla satın alınan kadınların üzerinden yapılan, milyonlarca insanın Avrupa’ ya sokulmasını hedefleyen, iş migrasyonu ile ilişkisi olmayan bir katastrofdan başka bir şey değildir. Bu yeni fenomenle ikinci kuşak veya parazit damatlar sınıfı denilen dejenere tabakanın da Avrupa’da ortaya çıkması bir realite olmuştur. Bundan sonra göçmenlerin entegrasyon meselesi tam bir felaket halini alacaktır. Bir yandan süren göç ve uyumsuz kuşaklar sorunu, diğer yandan da artan işsizlik, Müslüman ülkelerin de bu insanları kendi çıkarları için birer işgalci olarak örgütleme çabaları, yeni bir felaketin ortaya çıkmasına yol açacaktır.
    Bu dönemde, Avrupa görünmez mekânlara çekilmiş olan mescitlerin mekân değiştirmesine ve yeni camilerin yapılmasına sahne oluyor. Damatlar kuşağı, Avrupa! da var olan bütün haklara bedavadan konmuş, hiç bir şekilde, hiç bir hak ve hukuk için bir nebze olsa da çaba göstermemiştir, kandınlar kandırılıp oturumlar alınmış ve sonra da bu kadınlar sokağa atılmıştır. Bugün Berlin şehrinde Türkler arasında ki boşanma sayısının Alman toplumundan daha yüksek oluşu bunun kısa bir özetidir.
    Tarikatlarca örgütlenen uyumsuz kitle, hemen kendi kültürünü yaşatmak adına camiler ve Kur’an kurslarının açılmasına başlamış ve kendilerini birer kolonist olarak görmüşlerdir.
    Sosyal anlamda geri kalan kitlenin kendilerinin de tam anlamadıkları ‘kimliklerini’ vurgulamaları, minareli cami ve başörtüsü gibi sembollerle görünür hale gelmeleri entegrasyona karşı bir direnişi ve toplumdan yalıtlanmayı ifade etmektedir. Yalıtlanmışlık ve uyumsuzluk göstergesi olan bu semboller, hoşgörü sınırlarını da zorlamaktadır. Bedavadan, akın akın Avrupa ya akan Müslümanlar, Avrupa ülkelerinde kendilerini artık birer kolonist olarak görüyor ve doğal olarak da sosyo-kültürel uyumu red etmektedirler.
    ENTEGRASYON MU, YIKIM MI?
    Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonu için, AB‘ne üyeliği için, ilk etapta Avrupa ülkelerinde 30-40 yıldan beri yaşayanların entegrasyonu zorunlu bir koşuldur. Tersi mümkün değildir. Yani Avrupa içinde bağımsız adacıklar yaratarak, kapalı alanlarla, uzaktan da iyice palazlanan dinci bir rejimi davet etmek, entegrasyon değil, yıkım sürecine girmektir.
    Entegrasyon uluslararası ilişkilerde aralarında karşılıklı bağımlılık bulnan birimlerin ayrıyken sahip olamadıkları özellikleri biraraya gelip elde etme girişimidir, entegrasyonun amaçları,barışı korumak, daha büyük kapasitelere ulaşamak, belli spesifik görevler üstlenmek-ve yeni bir kimlik kazanmaktır. Ama şimdi olan bunun tam tersidir. Eğitimsiz cahil kesimlerinin Avrupa’ya sokularak, Avrupa’ da yabani-ilkel bir imajın yaratılması, Türkiye’nin AB’ ye üyeliğinin önünden en büyük engellerden biri haline gelmiştir.
    Türkiye’nin AB’ ne katılımının önünden en büyük engel, sadece Türkiye’de ki AKP rejimi ve askeri kanatların takip ettikleri anti-Avrupai politika değil, aynı zamanda onların uzantısı olarak örgütlenen tarikatlar tarafından kontrol edilen göçmenlerin yarattığı ortamdır. Avrupa’nın muhtelif kentlerindeki ortaya çıkan görüntü ve oluşum tam manasıyla bir rezalettir…Aşiret -kabile aşamasına saplanıp kalmış milyonlarca insan zihinsel gettolaşmanın bir sonucu olarak Avrupa’daki hiç bir toplumla kaynaşamıyor. Gece gündüz Türküm- Müslümanım demekten başka bir şey bilmeyen kör cahiller, gelişen ve değişen şartlara uyum gösterememe ve fikri olarak gelişip değişememeye bağlı devam eden bu sorun olarak büyüyorlar. Tarikatlar tarafından kışkırtılan cahil yığınlar sosyal ve siyasal gelişimini bir adım bile ileri götürememiş ve gettolaşmayı bir norm haline getirmişlerdir. Mahalleler, kahvehaneler,dinci-ırki cami-dernek-vakıf ve cemiyetler Müslüman ülkelerden aldıkları desteklerle bu zihinsel gettolaşmayı gerçekleştirmektedirler. İsviçre’nin Basel kentini alırsak, burada tam 26 İslamci ırkçı tarikat faaliyet gösteriyor. Bunlar buraya tesadüfen gelmiş her insanın başına çullanıp onu kafa kola almaya çalışıyor, kısacası onun İsviçre hakkında tarafsız bilgi ve algılama olanaklarını tamamıyla sıfıra indiriyorlar. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde bu tür ilkel göçmenlerin tavırları ve bunun entegrasyon sürecindeki rolü tamamıyla fataldır.
    Dünyanın en geri tarikatlarının destekçisi olan hükümetler ise, Turkiye’nin AB’ne uye olabilmesi icin gerekli bir dizi siyasi, ekonomik ve kulturel reformlar yapma yerine, cahil kitlelerden umut beklermişçesine, bunların hiçbirini gercekleştirememiş, aksine zaman kazanarak Avrupanın iyi olan adet ve örflerini de yok etmeye çalışmaktadırlar.
    Turgut Özal 1980 lerde: ‘Biz Avrupadaki nüfusumuza güveniyoruz, diğer şeyler bizim için arka planda gelir….’, diyordu
    Erbakan ise: ‘ Avrupayı içerden Müslüman ve Türkleştireceğiz…’
    Erdoğan ise: ‘.. Minareler gelecekte Avrupa’nın her sokağını süsleyecektir…’ Aynı Erdoğan: …’ ..minareler bizim füzelerimizdir demekten de geri kalmadı.
    Bu kafalarca Avrupaya sürülen milyonlarca Türkün Avrupa’daki varlığı da bu anlamda yeni bir boyut kazanmaktadır. Osmanlıcı AKP – Milli görüş- Nurcu- Süleymancı- Nakşibendici- Fetullahçı örgütlerin kontrolundaki yığınların Avrupa’ya entegrasyonu değil, tehlike halini almış varlıkları somut bir problem halini almıştır. AKP’ nin asker sivil diktası, gelinen noktada artık yeni planlarla meşgul. Dejenere olmuş kriminal, kimliksiz kara cahil kitlenin Avrupa topraklarına nasıl sokulacağının planları AKP için artık tek opsiyon. Kanuni’den beri gerçekleşememiş hayaller şimdi gerçekleşebilir! İslamist AKP çeteleri bar bar bağırıyor: ”….Avrupa nüfüsu giderek hızla azalıyor, bunun karşısında müslüman nüfüsu ile hazır duruma geçmeli ve ‘allah,’allah’ diye bağırarak AB’ ye girmeliyiz!. Osmanlı padişahlığının modern bir şekli olması düşünülen başkanlık sistemine özenen Erdoğan ise kadınlara en az 5 çocuk yapın demeye hazırlanıyor.!
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey
    Esin Duran, N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

    Yorum tarafından Bedri Engin — Kasım 9, 2012 @ 3:01 pm | Cevapla

  2.  Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sorunu.

    AB üyeliği konusunda yapılan tartışmalarda, sözkonusu kimlik farklılığı, kültürel ve dini alanlardaki çatışmaların sürece yansımasına değinmiştik. Burada Avrupa toplumlarının korkularına veya önyargılarına dönersek, görüyoruz ki, İslami örgütlenmeler, Fransa dışında bütün diğer Avrupa ülkelerinde çoğunluk olarak Türkler’ce yönetilmektedir. Yani hemen hemen her yerde Türk imagosu, Müslümanlıkla özdeştir. Sadece Fransa’da Araplar başı çekiyor, Türkiye burada 2.sıradadır. İslam adı altında insanlara dehşet saçan, nefret etmeyi erdem sayan, gülmeyen, mutlu olmayan, eğitimsiz, sanatsız, bilimsiz bir insan güruhunun başını çeken bir kimlik başlı başına bir problemdir. Kadınlara “buçuk” deyip onlara yarım insan muamelesi yapan, Kitap Ehli’nden, güzelliklerden, çiçeklerden, çocuklardan nefret eden bir dehşet dini. Gettolarda, bakımsız ortamlarda, bakımsız bedenleri, bakımsız giyimleriyle kalitesizliğin had safhaya çıktığı bir insan topluluğu. Dış dünyadan izole kalarak ne eğitimini, ne görgüsünü, ne kültürünü, ne de yaşamını asla geliştirmemiş kalitesizliği erdem sanan bir camia. Hala yeğen ve kuzenlerle evlendirilip, poligamili ailelerle olağanüstü derecede coğaltılıp sokaklara sürülen bu kalitesiz, bağnaz kitleler kendilerine değer vermedikleri gibi dünya da onlara değer vermiyor. Müslümanların ürettiği bu sahte din dehşet verici Avrupa için. Yeni nesil Müslüman kesiminin hızla yozlaşıp kriminalleşmesi de, Avrupalıları bekleyen felaketlerden birisidir. Her 200-300 metrede bir cami var. “Caminiz ne kadar çoksa, o kadar fazla Müslümansın” mantığını taşıyan cahil kuru kalabalık hızla çoğalıyor. Caminin birine bilmem ne cemaatı, diğerine başka cemaat gidiyor. Cemaat müezzinlerine “Maşallah hoca, sesin ötekileri bastırıyor, taa 10 km’den duyuluyor. Nefesine kuvvet, ha gayret.” diye övüyor, Hoca da sakalını sıvazlayarak mütevazi bir şekilde “ Evel Allah sesimizi yedi düvele duyuracağız ki, islamın sesi daha gür çıksın, kafirler imana gelsin.” kelamında bulunuyor. Yaşadıkları yere tamamen yabancı, saygısız bu kör cahiller sürüsü ile bir yere varmak mümkün değildir.
    Yeni nesil Türkler’le, eroin, kokain ticaretini yapanlarla, kilisenin karşısına, uyuşturucu ticaretinden elde edilen paralarla camiler dikmek, zamanı geçmiş bir süreci yeniden canlandırmaktır. Uyuştrucu ticaretinden elde edilen paranın önemli bir bölümü islam dinini, Hıristiyanlığa karşı rekabette, ona hizmet eden ticari iş alanlarında,bankalarda, eğitimde, spor alanlarında kullanan ırkçılarla Avrupa toplumlarını Müslümanlaştıracağız diyerek hızlandırılan bu süreç devam ettikçe AB üyeliği mümkün değidir.
    Türkiye’den yönlendirilen devasa örgütler ortaçağ zehirini saçıyor Avrupa’ya. Avrupa elbette korkuyor. “Bu benim dinimde var” deyip insanları katleden, bunu fiilen uygulamış bir topluluk var dünyada, Ve Türkler şimdi çıkmış göçmen olarak gelip onların burunlarının dibine o dinin sembolleri olan camileri kuruyor, onların ülkelerine yıkım ve yokoluşun habercisi olan bir sistemin alt yapısını kurmaya çalışıyorlar. Hem dehşetleri, hem vahşetleri, hem de kalitesizlikleriyle Avrupa için kabus bu topluluk. İşte bu yüzden İslam ülkelerinden uzak duruyorlar.
    Diğer bir eleştiri konusuna dönersek: Avrupalıların dindarlığı tarihe karışmıştır savı, dünyanın çeşitli üniversitelerince yapılan araştırmaların da konusu oldu. Hiç bir Avrupa ülkesi AB’ni Hrıstiyan temelli bir birlik olarak görmüyor. Bugüne kadar da hiçbir platformda hiçbir yetkili AB’nin “Hrıstiyan birlik idealini” gerçekleştirmek için kurulduğunu ifade etmedi. AB, insanlığın evrensel değerleri üzerinde kurulmuş bir yapıdır. “Çok kültürlü” bir AB yapısı, Hrıstiyanlık değerlerini de kucaklamakla birlikte bunu kat kat aşmış ideal bir yapıdır. Müslümanların yanlış hareketlerini, dindarlığın bir parçası olarak algılayan geniş kitleleri oy deposu olarak kaybetmek istemeyen Hristiyan Demokrat Partiler bile gerçekten dini hükümleri gözeten ve insanları Hristiyan inancına göre yöneten partiler olmaktan çıkmışlardır.

    Batı medeniyeti, insanlık tarihinin bu yeni uygarlığı Hıristiyan’lığın bir uygarlığı değil, ona karşı gelişen hareketlerin yarattığı bir sentezdir. Avrupa, gelinen noktada bir Hristiyan kulübü olmadığı gibi, milliyetçilik üzerine kurulu bir birlik de değildir. Daha AB’ye üye olmadan, 5.kol gibi örgütlendirilen cahil ve bağnaz göçmenleri kullanarak her yere cami, kur’an okulu, mescitler açan, her tarafa din doğmaları ihraç eden, türban satışında dünyada 1. sıraya yükselen Türkiye’nin, tam tersine Avrupa kimliğinden uzaklaştığı gerçeği sözkonusudur. Sorun sadece saman alevi gibi yana sönen ekonomi sorunu değildir. Libya, İrak ekonomileri bir zamanlar bazı Avrupa ekonomilerinden daha iyi idiler, Türkiye’den işçi alırlardı. Bu türden birlik sorunlarında ana faktorlerden biri, mentalite birliğidir. Dil birliğinin olmaması, ama kültürde kuvvetli bir entegrasyonun gelişmesi ile, mevcut aşamaya ulaşılabilinmiştir. Avrupa’nın şimdiki kimliği, özgürlük,eşitlik ve kardeşlik temelinde, bilim ve tekniğin yaratıcılığı, özgür düşüncenin doğmalara karşı mücedelesi sayesinde oluşmuştur. Türkiye Avrupa’nın bir parçası olacaksa, onun kimlik sentezine doğru yönelmesi gerekir, yoksa Ortaçağın Osmanlı mentalitesine yönelmekle değil!

    Avrupa, dini ve etnik bağnazlıklarından kurtulduktan sonra kendisini bugün bulunduğu noktaya getiren atılımları başlatabilmiştir. Türkiye’yi, oradan gönderilen milyonlarca cahil kitlenin yüzlerce yıl geriye dayanan değer ve yargılarıyla, algılayan, yani dini ve kültürel alanda, oraçağı canlandırdığını gören Avrupa toplumları hayal kırıklığına uğradıkları gibi, geleceklerinden de endişe etmeye başlamışlardır.
    Türkiye, Avrupa Birliği için bir avantaj olmasına rağmen, üyeliğe alınmıyorsa, buradaki ana nedenleri, İslamcılık kimliğini temel alarak, Türkiye’nin en cahil kesimlerini Avrupa’ya sokan, onları kıskaç altında tutan tarikat,cemaat ve tüm resmi dini kurumların ideolojik politik çalışmalarında aramak gerekir. Avrupa toplumları, cahil ve bağnaz geniş kitleleri kışkırtıp, başka yerleri ele geçirme derdine giren İslam’a karşı antipati duyarken ona benzeyen Hıristiyan dininden de soğumuşlardır.

    ‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan kulübüdür savı hayata uymayan bir savdır. Avrupa’da Hıristiyan dini son derece marjinal hale gelmiştir, kiliseler boştur. Türkiye'[nin] başını çektiği politik İslamcılar camileri tıklım tıklım doldururken, papazlar müze haline gelmiş kiliselerde sinek avlamaktadırlar. Yani Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır. Din’e indeksli bir Avrupa yoktur, aksine şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır. Yani AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir. (…) Avrupa’nın büyük şehirlerine binlerce cami, Kur’an kursları, mescitler açarak İslam bayrağını sallamakla AB’ne üye olunamaz.’ – Selda Suner, Entegrasyon komitesi-
     (Rasim Özdenören.) ”…1. Hıristiyan dininin ‘son derece’ marjinal hale geldiği görüşünden hareketle AB’nin bir Hıristiyan kulübü olmadığı kanısı tümüyle temelsizdir. Kiliselerin boş kalması olayı başka bir şeydir, büyük harfle Kilise’nin boş durup durmadığı olayı daha başka bir şeydir. Kilise binaları boş kalabilir. Kaldı ki, bu iddianın da gerçeklikle ilgisi yoktur. Pazar günleri her kilise kendi cemaati ile ayinlerini düzenli biçimde ifa etmektedir. Ama daha önemlisi Kilise (yani Papalık) dünyanın her yerinde, Asya’nın her tarafında, Ortadoğu’da, Afrika’da, her yerde milyarlarca doları misyonerlik faaliyeti çerçevesinde harcamaktadır. Türkiye’de bile nerdeyse her mahalleye bir kilise açmışlardır. Açmaya da devam ediyorlar.”
    ”Bu arkadaşlar kiliseye veya dine kayıtsız kaldığını gördükleri sıradan Hıristiyanları ölçü alırlarsa yanılırlar. Halen Japonya misyonerlerin cirit attığı bir ülke halindedir ve orada Hıristiyan nüfus artan bir ivmeyle çoğalmaktadır.
    2. Belki bazı kiliseler ‘müzeye’ dönüşmüş olabilir. Fakat Kilise’nin kurumsal faaliyeti aralıksız sürmektedir. Öte yandan: ‘Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır’ cümlesi de yazı sahiplerinin kafa karışıklığını ve bazı temel kavramları bilmediklerini gösteriyor. ‘Dine indeksli Avrupa yerlileri’ denirken ne kastediliyor? Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir. İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.
    Rönesans olsun, Reform olsun, bir başına aydınlanma hareketi değildir. Fakat yeniçağların Aydınlanma hareketinin öncüleridir. ‘AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir.’ cümlesi bu bakımdan biraz netameli görünmektedir. Avrupa Hıristiyan insanı Kilise’ye uzak durmak istemiştir (onun soygunu, vurgunu, talanı dolayısıyla), fakat Kilise’ye karşı bu mesafeli duruş onun dine kayıtsız kaldığı anlamını taşımaz. Avrupa ülkelerinin bütün temel yasaları elan dine dayalı yasalardır. ” (Rasim Özdenören)

    İlk önce yeniden belirtelim ki, Hıristiyan dini, Avrupa Birliği ülkelerinde etkisini yitirmeye sadece sembolik pozisyonda olan Kiliselerle ilişkide değil, ruhi şekillenme, politik ve sosyal alanda da kaybetmeye başlamıştır. İnsanlar kilselere gitmiyorlarsa, bu yalnızca 10-15 Euro için değildir. Manevi yaşam alanında Kiliseler ve Hıristiyan dini ile olan bağların kopması, ruhi yaşam kontrolünün değişmesi, kiliselere karşı gelişen ‘biçimsel kayıtsızlıktan’ çok farklıdır. Ortaçağın kiliseleri yüksek minareleri ile muhteşem birer hakimiyet sembolü idiler. Kiliselerce seferber edilen kitleler bu sembollerin gölgesinde, insan maneviyatını yöneten mutlak güce ruh ve bilinçlerini teslim ediyorlardı. Kilise savaş ve barışın, ekonomi ve politikanın temel direği idi. Kilise, bu şekliyle toplumsal yaşamı yüzyıllarca olağanüstü derecede etkilemiştir. Fakat şimdi Avrupa’nın göbeğinde bu Kiliselerin boş durması veya Camilere çevrilmesi iflasın bir kanıtıdır. Kiliseler kuvvetli oldukları zamanlar göçmenleri kendi dini inançlarına çekmeye çelışırken, şimdilerde acizlik içinde kendilerini onlara teslim etmeye başlamışlardır.
     ”…Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir….”
    Birincisi, Avrupa’ da ”ben hıristiyanım” diyen insanlar gerçekten çok azdır, ”ben Müslümanım” diyenlerden daha azdırlar. Hıristiyanım diyenlerin Kiliseye bağlılıkları da nüanslıdır: çok küçük bir gurup dışında vergi veren yoktur. Pazar günleri bir kaç saatliğine ayinlere katılan insan sayısı da hızla azalmaktadır, bunlar genelikle yaşlı insanlardır ve doğal olarak azalmaktadırlar. Avrupa toplumlarında nikah kıyma mercii olarak kilisenin kullanılması tamamiyla marjinaldır. Geleneksel veya göstermelik fenomenler dine indeksli bir çoğunluğun varlığına işaret edemiyor. Şurada burada varlığını devam ettiren katı Katolik norm ve değerler, yeni tipten ailevi yapılanma, yeni tekniğe dayalı modernize sosyal ilişkilerin hızla form değiştirmesi karşısında ortaya çıkan şartlara cevap verememektedirler. Kilise evliliklerinin serbest düşüşünde önemli rol oynayan faktörlerden biride, klasik evlilik biçiminin azalmasıdır. Aile yapılanmalarının giderek ortak yaşama, ”serbest arkadaşlık” veya benzeri biçimlere bürünmesi, eski değer ve yargıların yeni nesillerde sönmeye yüztutması, hıristiyan kökenlilerin başka kültür ve inançları olanlarla evliliklerindeki artışı, Hıristiyan kilisesinin bu alanlardaki aktivitelerini de geçersiz kılmıştır.
    Devamla: ”(…)İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.”, diyorsunuz.
    Kilise her dinin sembolü gibi, hıristiyanlıkta da sistemin çekirdeğidir, ana çekim merkezidir. Avrupa toplumlarının kiliseye kayıtsızlıları, onların, onun temsil ettiği inanç ve kültüre olan kayıtsızlıklarından kopuk değildir. Kilise kontrol mekanizmasını kaybetmeye başlamıştır, bu sadece onun pratik uygulamalarından kaynaklanmıyor, toplumsal gelişmenin geldiği noktada genel olarak din’in insanlar üzerindeki etkisi biçim değiştirmiştir. Türkiye’de, AKP, eski tip İslamcılık, sahteliği sırıtan Diyanet islamcılığını bıraktıktan sonra gelişebilmiş, Fethullah cemaati de Avrupa’da kuru kuru camiler kurma yerine, okullar kurarark hakim pozisyonuna erişebilmiştir. Kısacası, genel olarak İslam dini de Hıritiyanlık gibi kendini yenilemediği yerde kan kaybetmeye devam edecektir. Avrupa’da yetişen yeni nesil Türkler, Diyanet cami’sine maç bakmak için gidiyor, geleneketen dolayı oruç tutuyorsa,bunları dini bütün muminler diye algılamamak gerekir. Bu nesilller arasındaki ailevi ilişkiler, Almanlar’ın ilişkilerinden daha kötüdür. Almanya’nın ve diğer ülkelerin bir çok yerinde, Türkler arasındaki aile boşanmaları, yerliler arasında ki ailevi boşanmaları geçmiştir. Sadece bu temel konuda değil, ruhi yaşamın tüm alanlarında yükselen sahtelik, çürüme ve yıkım, Cami’nin, yıkılan kilisenin yerini dolduramayacağı haberini veriyor.
     3. ‘…şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır’ cümlesinin de içi boştur. Rönesans, evet, Kilise’ye başkaldırı olarak yorumlanabilir. Fakat dine karşı bir başkaldırı değildir. Kilise’nin vurgununa, soygununa, talanına karşı verilen mücadelenin bir kesimini remz eden bir harekettir. Reform hareketi de keza merkezî Kilise’ye başkaldıran, onun yerine mahalli kiliselerin kurulmasını öngören bir başka dinî hareketin adıdır. Ancak şu hususa dikkat etmek lazım: reform, dincilere karşı bir hareket değildir, Kilise’ye karşı bir başkaldırıdır. Ve de gene farklı bir Hıristiyanlık anlayışının tezahürü olarak gerçekleştirilmiştir.”
    Birincisi kilisesiz Hıristiyan dinciler topluluğunu varsaymak yanlıştır. Kilisesiz bir dinin varlığı Avrupa’da sözkonusu olmamıştır.
    Kiliseye karşı çıkanlar, sadece onun haksızlıklarına karşı değil, onun genel ruhani yapısına karşıda yazmış, çizmiş, kilisenin ideolojik politik temellerine, Hıristiyan dininin temel doğmalarına saldırmışlardır. Bütün reform hareketlerinde bunu görmek mümkündür. Galile’den beri bu böyledir. Bilim ve teknikteki bütün ilerlemeler her seferinde Kilisenin ruhani mevcudiyeti ile çatışma durumuna girmişlerdir. Bilimdeki icatlara karşı çıkanlar sokakta, kiliseye gitmeyen saf dindarlar değil, Kilisenin örgütlediği dinci kitlelerdir. Kiliseler arasındaki bölünme hizipleşme hareketleri onların bir bütün olarak reformların karşısında durmalarına engel olmamıştır.

    Saygılarla
    Entegrasyon komitesi adına: Selda Suner
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik

    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

    Yorum tarafından Selda Suner — Şubat 22, 2013 @ 9:45 am | Cevapla

  3. ‘Her Türk Anasından Asker doğar’ ve Askerlikte Anasına binlerce kere küfür edilir!

    ”…Asker nöbette intihar etti
    Kırklareli’nde 21 yaşındaki Piyade Er Ümit Ünlü, nöbeti sırasında G3 piyade tüfeğini çenesinin altına dayayıp ateşleyerek intihar etti. Bu alanda savaş falan yok!, batı da intihar doğuyu geçtiğine göre Batı da daha fazla küfür edildiği kesin!! Askerde intihar eden askerlerin sayısı her geçen gün artıyor. 2013 yılının ilk üç ayında intihar eden asker sayısı 13′e ulaştı. Her yıl ortalama 100 asker intihar ederken bu intihar oranlarına göre ortalama her 3-4 günde, bir asker intihar ediyor…”
    Asker’e küfür etmeyen apoletli otoritesiz görülüyor! Adi, kriminal, sadist ve kültürsüz unsurlardan oluşan subay sınıfının ”askeri eğitim, kutsal vatan görevi” adına yaptıkları biyolojik işkenceden daha ağır olmasaydı bu kadar asker intihar etmezdi: gencecik insanların bilinçaltına çevrili cinsel işlevlerinin, sistematik şekilde piskolojik işkence derecesinde işlenerek hasta bir toplum yaratılmasının sonuçlarını şimdi her alanda görmekteyiz. Mecliste küfür eden vekil bu noktaya durup dururken gelmedi: daha çocuk yaştan, öğretmenlerinden, polis ve subaylardan küfürden başka bir şey duymayan insanların kendilerinin de birer küfürbaz olmamaları mümkün değildir.
    TBMM’ deki küfür ortamı, kazavari, geçici dil sürçmelerini andırmıyor. Kaynağını barbarlıktan alan Türk İslam sentezi diye adlandırılan köhne ideolojinin bu türden belirtilerinin, sistemin bir parçası olan bu alanda da daha net olarak ortaya çıkması doğaldır. Türk ordusu, kominikasyonunu küfürsüz yapamıyor. Her askerin komuntanından duyduğu ilk ‘selam’, anasını hedefleyen adi bir küfürdür. TC ordusu, disiplin adına, cinsel aşağılamayı temel alan piskolojik baskı yöntemini esas alırken, kullanılan küfürler sanki ordu doktirininin ana temeliymiş gibi hiç bir subay da bu ‘kırmızı hattın’ dışına çıkamıyor.
    İşkenceci subay takımı metotlarını terketmeye yanaşmadığı gibi, kendini maskelemek için dinci kılıklara giriyor. Halkın kanını emen parazitler binlerce askerin intihara sürüklenmesini herzamanki gibi papağanvari propogandalarla, “… vatan şehitliği, peygamber ocağı ve benzeri, ilkel ruhları okşayan kavramlarla örtüştürerek yapay bir kutsallık oluşturmaya çalışıyorlar.
    Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş insanların, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak adına ‘Büyük Millet Meclisi’ denilen bu oluşumun örgütlenmesi, demokratik ülkelerde asla görülmemiş duyulmamış bir rezalettir. Sınırsız dokunulmazlıklara sahip küfürcü tiplerin TBMM denilen çatı altında büyüklük oynamaları, hiç bir kuruma karşı hesap vermemeleri çağ dışı bir olaydır. Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırmadan, işkenceden anlar! Meclisteki bu bağırma çağırma adi bir sokak kabadayısının piskolojik durumunu yansıtıyor. Bu halleriyle, bu parti yöneticileri yeni uyanmaya başlıyan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Parti liderlerine ruhunu-şeytana satan; emret kölenim imzasıdır, bireysel çıkarları için acımasızca yöntemleri, siyasal çatışmaları yürüten bu ilkel tiplerin her zaman çoğunluk sağladığı, çeteleşmenin doğal bir yol olarak benimsendiği bu yapıya ‘büyük millet’, ‘büyük meclis’ gibi yakıştırmaların yapılması saçmadır. Kendilerini en yüksek, en büyük diye lanse edenlerin oluşturdukları TBMM, esasen belirli kliklerin sistemli dayatmacılığının bir ürünüdür.

    ANADOLU ERKEKLERİNİN KÜFÜRE ”ANA” dan BAŞLAMALARI!
    Bilindiği gibi Ana veya Anne kelimeleri Türkçe kökenli değildir. Sonu “a” ya da “e” ile biten kelimeler Türkçe değildir. Bunlar Hint Avrupa dillerinden vaya Arap’lardan devr alınmışlardır.
    Bazı örnekler verirsek: “Abluka” kelimesini gündelik hayatta bazen kullanırız. Kelimenin kökeni İtalyancaya dayanıp orijinali “a blocco” ( bir şehrin deniz yolunu kesecek biçimde çevirmek)dur.
    “Anadolu” kulağımızaa en hoş gelen kelimelerden biri, çoğu insan ”anaların bol olduğu bir diyar” olarak anlıyor. Oysa manası bambaşka. Anadolu kelimesi Yunanca kökenli Anatolia’dan gelip doğu yönü, doğudaki ülke manasındadır.
     “Pırlanta” kelimesi aslen İtalyanca’dan dilimize geçmiş olup İtalyancadaki haliyle kelimenin aslı Brillanta’dır.
    ” Çete” kelimesi aslen Arnavutça olup Arnavutların silahlı eşkıyalara taktığı isimdir. harik(a) : Arapça “karıştıran/harekete geçiren” anlamındadır.
    Kafa: Rumca, Kεφάλι (Kefâli) veya Κέφαλος (Kêfalos).
    Kahkaha: Rumca, Kαγχασμός (Kaghasmôs).
    Paçavra: Πατσαβουρα (Paçavura), Panorama: Πανόραμα (Panôrama). Παν (Pan): Her, bütün, tüm-Oραμα (Orama): Ufuk. Bütün, topyekûn ufuk, Papatya: Παπαδια (Papadia). Παπας (Papas): Papaz. Παπαδια (Papadia): Papaz’ın karısı. Bir tür çiçek. Türkçe’ye bir yanlış anlama sonucu girmiş olan bir kelimedir. Pırasa: Πρασα (Prasa). Πρασινα (Prasina): Yeşil kelimesinden mülhem. Bir tür bitki (sebze),
    Politika: Πολιτική (Politikî). Πoλı (Pôli): Şehir-Θεκα (Theka): Korunak. Şehri sarıp sarmalayan, dört duvar içine alan. Anlam genişlemesiyle, siyâset,

    Kundura: Κουντουρα (Ku-n-dura). Tiyatrolarda, oyun sırasında ayağa giyilen özel bir ayakkabı türü, tahtadan yapılan ayakkabı. Anlam genişlemesiyle pabuç, ayakkabı, Lahana: Λάχανο (Lâhano). Bir tür sebze, Lamba: Λαμπα (La-m-ba). Parlayan, ışık veren, ışık saçan. Λαμψις (Lampsis): Parlayış, aydınlık kökünden. Yunanca, “Kurt” anlamına gelen “Λύκος” (Lîkos) kelimesi de, “parlamak, aydınlatmak” anlamındaki “λαμπω”dan (labo) evrilmiştir,
    Madalya: Μέταλλιο (Mêtalio). Mâden’den mütevellit, mâdenî olan. Fransızca’ya “Médaille” (Mêday) olarak geçmiş, oradan da Türkçe’ye girmiştir,
    Efe: Rumca, Έφηβος (Êfivos). Yiğit, delikanlı.
    Falaka: Φαλαγγος (Falagos). Kalın sopa. Yunanca’dan Arapça’ya oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Fire: Φύρα (Fîra). Azalma, eksilme.
    Fiske: Φούσκα (Fûska). Şişik, kabarık. Funda: Φουντα (Fu-n-da). Püskül, tepelik anlamlarında.
    Galata: Γαλατας (Ğalatas). Sütçü. İstanbul’un en eski semtlerinden birinin ismi. Gübre: Κοπρος (Kopros). Dışkı, Gaita.
    Müze: Μουσεïο (Musio). Güzel sanatların dokuz perisinden biri olan Μουσα (Musa) kökünden
    Harita: Χάρτης (Hârtis). Hülya (Hulya): Χολή (Holî). Safra. Mâl-i Hülya: 4 unsur (kan, safra, balgam, aşk). Yunanca’dan Arapça’ya oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Hayal, rüyâ anlamlarında da kullanılmaktadır. Mütareke : (terk kökünden) karşılıklı terketme, karşılıklı silah bırakma, kitabe : yazıt, şemsiye : (şems=güneş kökünden)güneşten koruyucu, ( Arap coğrafyasında ancak “güneşten korunmak”ihtiyacı olabileceği için ), Pizza kelimesi, Arapçadaki z/d harflerinin birbiri yerine geçebildiği örneklerden biri olarak : Pidda kelimesinin karşılığı ve Türkçede kullanılan ‘Pide’ kelimesinin de orijinalidir.
    Hegemonya: Hγεμονία (İgemonîa). Egemenlik. Hâkimiyet.
    şur”a : danışma kurulu, istişare : karşılıklı görüş/fikir alışverişi/danışma. Rumcadan gelen:
    çene: Γενις (Genis / Yenis) veya Γναθος (Gnathos). Çene, Altçene. Delta: Δέλτα (Dêlta). Üçgen biçiminde olan. Akarsuların denize döküldükleri yerlerde oluşan alüvyondan zengin coğrafî yapı. Coğ. Ter. Diaspora: Διασπορά (Δiasporâ). Δια (Dia): Den, ile, için, dolayı, baştan aşağı-Σπόρος (Spôros): Tohum. Sağa sola dağılmış tohumlar anlamında. Anavatan’ın dışında yaşayan ve aynı milletten olan insan topluluğu. Örn: Diaspora Ermenileri.
    Diploma: Δίπλωμα (Dîploma). İkiye katlama, kıvırma, bükme. İkiye katlanmış olan anlamında, Anlam genişlemesiyle Şahadetnâme, ehliyet belgesi. Dogma: Δόγμα (Dôgma). Değişmez kanı, Nass, İnak / İnag. Felsefe ter.
    Drama: Δράμα (Drâma). Aslen eylem anlamına gelmekte olup bir tiyatro türünü ifâde eder. Izgara: Σχάρα (Skâra). Yara kabuğu (skar) anlamında da kullanılır, İskele: Σκάλα (Skâla). Aynı zamanda merdiven mânâsına da gelir, Karavana: Χαριβανός (Harivanôs). Büyük yemek kabı, Karizma: Χάρισμα (Hârisma). Bahşiş, hediye, Allah vergisi. Χάρις (Hâris): Letâfet, nezâket, hüner, iyilik, hidâyet, lütûf, nimet, af, hatır, şükr. Bu kelimeden türetilmiştir, Kestâne: Kάστανο (Kâstano), Kırtasiye: Χαρτες (Hartes). Kâğıt kelimesinden türetilmiştir, Kilometre: Xιλιόμετρο (Hiliômetro). Χιλιός (Hiliôs): Bin-Μετρο (Metro): Metre. Bin metre,
    Kirve: Κύριος (Kîrios). Bay, bey, efendi, beyefendi. Anlam genişlemesiyle, Sünnet törenlerinde, çocuğun “mânevî baba”lığını yapan ve kimi zaman da bütün masraflarını üstlenen kişi mânâsına. Bir diğer sava göre ise, kelime, Yezidîler (Ezidîler) tarfından kullanılan, “Khirfê” sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük de aşağı yukarı aynı anlamda kullanılmaktadır, Mağara: Μεγαρον (Megaron). Oda, Ev, oturulan mekân. Anlam genişlemesiyle, in, büyük oyuk, büyük kovuk mânâlarını yüklenmiştir, Makina: Μεχος (Mehos): Araç,

    ”Anadolu”, cahillik nedeniyle talafuzda zorlanan ilkel kitlelerin, ”Anatolia”, Ana-Tolia’ yı söyleyememelerinden türeyen sahte bir ad’dır. Göçebe barbar kitlelerin Anatolia’ya akınları, akabinde uygarlığı yakıp yıkmaları, sadece yerleşim alanlarının adlarının çarpıtılması, yanlış söylenmesi ile sınırlanmadı. Türkiye’de ki isimlerin yaklaşık % 84″ ünün Türkçe olmayışına rağmen, hafıza kaybına uğrayan kitlelerin bunların kökenini oluşturan uygarlıklardan öcü gibi kaçmaları, bilinçaltlarında taşıdıkları ”ana, anne” ye yönelik negatiflik, kendilerinden olmayanlara duydukları piskolojik vurgunun bir ifadesidir. Bugünkü Türkiye’de, fertlerin dişi komponentlerine savrulan aşağılayıcı hakaretler, Türklerin halen konsistent olarak yaşadıkları Türkmenistan veya diğer Orta Asya ülkelerinde rastlamak mümkün değildir. ”ana” küfürleri ile kinli ruhları rahatlatmanın yöntemini bulan pirimitif güruhlar, bunu kültürlerinin de belirgin bir hattı haline getirmişlerdir. Dünya da hiç bir toplumunda dejenere olmuş Türkler’deki kadar Anne veya kişinin dişi eşini hedefleyen bu kadar küfür görülmemiştir. Hiç bir Alman, başka bir Alman’a kızdığında onun Annesine hakaretle işe başlamaz. Avrupa toplumlarında genellikle kişinin kendisi hedeflenir ve oral çatışmada o kişinin olumsuzlukları veya zayıf noktaları hedeflenir. Doğu toplumlarında çokça ratlanan hayvanlara benzetmeler, şamanist kültürden etkilenmiş alanlarda doğal bir kültür olarak devam ediyor. Türklerin devr aldıkları şimdiki küfür kültürü esasen Bizans’ların son dönemlerinde ki dönemin bir mirasıdır. Bu küfürbaz kültürü başlatanlar tabii ki din değiştirip Müslüman olan Rumlar’ın kalıntılarıdır. Dikkat edilirse, ”ulan” ile başlayan ve aile fertlerini ”ana”dan başlayarak rencide eden, piskolojik saldırılar mentalitesi, Anadolu’ daki kültür yıkımı ile şekillenmiştir. Orta Asyalı göçmenler, Osmanlı saray geleneğinde olduğu gibi, Müslüman olmayan kadınlarla evlenir, eş seçimi yüzde doksan bu yönde olurdu. Özellikle Selçukluların son dönemlerinden itibaren gelen göçmenler, direkmen Bizans’lılardan arta kalan, Türk olmayan Rum, Ermeni ve diğer onlarca etnik toplumlarlardan kadınları eş alarak 2 – 3 göbekte anadolu’da ki yerleşik toplumda eriyerek melezleşti. Bizans’tan tek fark sadece İslam’laşma idi. ” Ana” buranın yerlisidir, Baba ise Orta Asya’dan gelmiştir ve o hedeflenmez. Asker doğan Türk, ekmeğini yediği, suyunu içtiği Anadolu’ nun ‘Ana’sına küfürü de doğuştan almış gibidir…Yoz kominikasyonu, melezleşme döneminden itibaren genlerine işleten doğunun bu ilkel göçebeleri bu topraklara kötü bir miras bıraktılar.

    ORDU:
    Türk ordusunda askerlik yapan her genç, hayatında duymadığı küfürleri, burada sözde şanlı, kahraman, sırtı yere gelmez apoletlilerden duyar! Eline kamçı alan her lümpen subay, ilk olarak, sözde ”vatan görevi” yapmaya gelmiş garibanların bütün sülalesini düzme seremonisi ile ”eğitime” başlar…Düyada, küfür etmede rekor kıran Türk ordusunun dinciler tarafından kapitüle ediliş biçimi, kendi halkına karşı aslan kesilen bu köhne gücün kofluğunu gözler önüne serdi. Askere giden yoksul gençlerin beyinlerini zorla yıkayarak, işkence ve zulümle sözde resmi Kemalist ideolojiyi savunma adına, ırkçı dinci Türk-İslam sentezini aşılamada etmediğini bırakmayan ordu liderliği, sarıklı türbanlı tarikatçıların önünde pısırıkça diz çöktü. Generallerin hemen hemen hepsi pişmanlık getiriyor, başkalarına terörle dayattıklarının arkasında durmak yerine, kendilerinin de ne kadar İslamcı olduklarını ispatlamak için, saltanatlarını korumak için vede yağma ve talandan pay almak için bukalemun gibi renk değiştirmeye devam ediyorlar.
    Varlığı tamamıyla dışa indeksli 1 milyonluk resmi ordu, içi boş, çeşitli menfaat şebekelerinin at oynatığı yabancı güçlerin elinde eskimiş bir oyuncaktan başka bir durum arzetmiyor.
    Kürt, Ermeni veya bir Rum(dikkat edilirse bu milletler Anadolunun kadim halklarını temsil ederler) gördüğü zaman şaha kalkan, ama sarıklı kabadayı çetelerini görünce hemen saf değitirerek, arap devletlerinin dönek subayları gibi aşağılık bir manzara yaratan bu ordu, savunma değil, yeniçeriden kalan o mirasın devamı derdindedir.

    AKP:
    AKP, kendisinden öncekiler gibi işkence olaylarının faillerini koruyor. Türkiye’de güvenlik güçleri tarafından yapılan işkence, kötü muamele ve öldürme olaylarının dokunulmazlık zırhı altında devam ettiği açık bir biçimde ortada duruyor. Türk ordusu ve polisini, eğitim ve öğretimin her alanını avucunda tutan AKP kabadayılarının, küfürü devlet organlarında yasaklamaları için yeni bir anayasa yapmalarına gerek yokken, bu noktada da öncüllerine sadık kalıyorlar.
    Emniyet teşkilatının yasal kadrosu 230.928 kişiyi buluyor.1994 yılı rakamlarına göre fiili kadro 146.303 kişi olarak belirtilirken, münhal kadro miktarı 24.625 kişiye ulaşıyor. Bu kadroları yöneten “çekirdek” giderek özel eğitim veren akademilerde yetiştiriliyor. Kendisi de bir mafia elemanı olan eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, bu görev tanımını, “”Özel eğitim” normları ekseninde belirginlik kazanan polislik bilinci, ordunun “cumhuriyetin yılmaz bekçiliği”” diye ifade etmişti. Ana yöntem aynı kaldı: İşkence.  Türkiye’de; tekelli polis devletinin otoriter hızının en saldırgan yöntemlerinden biri işkencedir. AKP döneminde toplam 7.394 işkence olayı belirlenmiştir. Mağdurlarının herhangi bir açıklama ve başvuruda bulunmadığı işkenceler bu sayının dışındadır. Bu işkencelerin ağırlıklı olarak polis merkezlerinde yapıldığı biliniyor. AKP’ nin sorumlu olduğu devlet görevlileri tarafından yapılan insan hakları ihlallerini, tarafsız ve etkin bir biçimde soruşturabilecek bağımsız bir kurum olmadığı için ve güvenlik güçleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleri için merkezi bir veri toplama sistemi bulunmadığı için, kanunsuzluk artarak devam ediyor.
    AKP’ nin gücünü oluşturan Türk yargısına, polis ve askerine, özellikle 12 Eylül askeri darbesinden bu yana sadece toplumun en kötü ahlaksız unsurları, işkenceci sadist unsurlar, ırkçılar ve İslamcılar alındı. OHAL, Sıkıyönetim ve DGM mahkemeleri dönemlerinden miras alınan, resmi olmayan gözaltılar sırasında, gösteriler sırasında ve sonrasında, hapishanelerde ve hapishane nakilleri sırasında işkence ve kötü muamele uygulaması tabi ki devam edecektir. Devam eden, işkence altında alındığı ortada olan ifadelerin asıl kanıt unsurunu oluşturduğu davalar ve mahkemelerin bu tür kanıtları kabul edilebilir sayması, AKP tarafından devam ettiriliyor.
    Seviyesi düşük, marijinal kalmış, kendini ifadeden aciz ipsiz sapsızlara polis üniforması giydirildiğinde olacak budur. AKP döneminde islamcı kesilen sadist polisin eline düşen bir vatandaşın piskolojik alanda gördüğü işkence cuntacılarınkinden az değildir. Allah düşürmesin düştünmü adamı ya sakat yada astı kendini yok camdan attı, yok çok alkollu idi” derler. Dünyanın en adi katil, rüşvetçi, ahlaksız zalim işkencecilerinden oluşan bu devasa polis gücü AKP döneminde daha da kuvvetlendi. Türkiye’ de Polis’e düşen bir insan hayatının en kötü dönemini geçirmeye mecburdur. TC poliisinin suçsuz insanları rencide derecesi dünyada üniktir. İslamcı kesilen bu soytarı sürüsünün küfürlerinde azalma değil artma görülüyor.
    CHP:
    Askeri diktaları altan alta destekleyen ırkçı islamcı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta ki gerçeklerin ortaya çıkmış olmasıdır. CHP, Almanya ordusundan daha büyük bir kapasiteye (98.000 dinci asker)sahip olan İmam-hacı-hoca ordusunu (diyaneti) destekliyor, zorunlu din dersleri denilen islamcı ideolojik çalışmaların arkasında duruyor, türban va çarşaf reklamını yaparak kadınların köleliğe sürüklenmeleri prosesini hızlandırmaktan da geri kalmıyor… Bu haliyle CHP, ana hatlarıyla, Arap memleketlerinde faaliyet gösteren yobaz partilerden önemli bir farklılık göstermiyor.
    CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni, Süryani soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır.
    Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da ‘terörizm’ varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo diktacı CHP zamanını tamamlamıştır.
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel

    Yorum tarafından Selda Suner — Mayıs 7, 2013 @ 12:35 pm | Cevapla


RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: